Tüm Yazıları ile REST in PiECES sergisi

Rest in Pieces 



2023 yılı yapay zeka görselleştirme araçlarının en popüler olduğu en çok konuşulduğu yıllardan biri oldu. Birbiri ile yarışan Midjourney, Open AI Dalle, Adobe, Runway ML, Stable Diffusion gibi araçlar sayesinde kelimelerin görüntülere evriminde inanılmaz bir yol kat ettik. Hakan Sorar ile 1 yıl önce Bilsart ve Monoco Artspace işbirliğine sergi tarihi aldığımızda uzun zamandır üzerine derinlemesine çalıştığımız bir konuyu yapay zeka araçlarının kaydını tutma dürtüsü ile şekillendirme arzusu taşıdık. Böylece kelimelerin imaja, sese, 3B nesneye, metinlere ve videoya dönüşüm yolculuğunun peşine düştük. Bu yolculuğun ilham noktası ise Kütahya Domaniç bölgesinde Mart ayında kış uykusundan uyanır uyanmaz sırtına erkek kurbağaları atıp Palazoğlu göletine yürüyen dişi kurbağaların üreme yolculuğu oldu. Bu yolculuk sıradan bir yolculuk değil. Buraya oldukça yakın Seyitömer Höyük'te 5000 yıl önce üretildiği düşünülen birbirini taşıyan kurbağa biçimli ritonlar bizlere bu kurbağaların en az 5000 yıldır burada olduğunu, bu yolculuğu sürdürdüğünü, 5000 yıl önceki insanlara da ilham verdiğini ve bu gündelik olayın bir nesneye dönüştüğünü bu nesnenin ise günümüzde kimliği değişerek arkeolojik nesneye dönüşümünü gösterdi. 

Arkeoloji çoğu zaman parçaları, bilgiyi bir araya getiren bir bilim dalı. Sergi ismini huzur içinde uyumak için kullanılan "Rest in peace" kalıbından alırken onu yapı bozumuna uğratıyor ve "Rest in pieces" diyerek parçalara, izlere, ölüme, huzur içinde uyutumayanlara odaklanıyor. 

Kütahya Domaniç Palazoğlu göleti çevresinde gezerken inek ve geyik tabelası gördük ama bir kurbağa tabelası görmedik. En az 5000 yıldır burada olduğu düşünülen çiftleşmek için Palazoğlu göletine geçerken maalesef karayolu geçiyorlar ve araçların altında kalarak ölüyorlar. Bir inek veya geyiğe çarparsanız aracınıza ve malınıza zarar gelebilir ama bir kurbağayı ezip geçebilirsiniz. Bu nedenle sergimiz bir trafik tabelası ile başlıyordu. Hologram holofan biçimli bu trafik tabelası kurbağalara vurgu yapıyordu. Kurbağalar için henüz bir ekolojik geçit yapıldığı bilgisine rastlamadık. Ancak olay habercilerin ve doğa fotoğrafçılarının gündeminde. Her yıl MArt ve Mayıs aylarında bu üreme yolculuğunu belgelemek için bölgeye gidiyorlar. Umarım oldukça yoğun ilgi ile ziyaret edilen Rest in Pieces sergisi Domaniç kurbağalarının görünürlüğüne bir yol açar. 

Sergi bir müze olarak kurgulandı. Müzelerde kimlerin kalıntısını deneyimleriz, müzeler kültürü ve toplumu nasıl inşa eder? Tıpkı trafik tabelaları gibi öncelik kimlerdedir? Bu sorular üzerinden daha çok iz bırakma üzerine pratik geliştirilmiş arkeolojik nesnelere odaklandık. Lahit, ölü maskları, mühürler gibi nesneleri yapay zeka ile oluşturduğumuz görüntülerle hazırladık. Bu görüntüleri direkt kullanmak yerine YZ bir imaj bir nesneye dönüşebilir mi? Bu nesne yeni nesneler üretebilir mi gibi sorular üzerinden sergiyi daha katmanlı bir hale getirdik. Örneğin Midjourney ile oluşturulmuş bir imaja Adobe PS ile müdahale ederek onun derinlik haritasını çıkardık ve bu derinlik haritası ile bu imajı bir silindire dönüştürdük. Bu silindir formu 3D printer ile basarak yeni bir negatif nesne elde ettik. Bu negatif nesneyi çamur üzerinde yuvarladığımızda ise bıraktığı iz yeni bir yüzey ve imajla buluştu. Bir diğer örnek ise dijital kopyalarımızdan aldığımız veriler ile ölü maskı oluşturmak ve bu maskı çamur basan bir 3B yazıcı ile hazırlamak oldu. Tamamen Anadolu toprakları kullandığımız bu teknik serginin bütüne yansıdı. Sergi için özel hazırladığımız Theatrum Mundi In the Pond isimli deneyim ise Unreal Engine ile geliştirildi. İzleyicinin istediği açıdan, istediği şartlarda deneyimlediği bu gölet dijital ikizlerimizin yarı insan yarı kurbağa formunda sunulduğu bir alandı. İzleyici burada pasif bir video sanatı izleyicisi değil etkileşime giren ve kendi istediği atmosferi yaratan bir yönetmene, ses, ışık, dekor tasarımcısına dönüşüyordu. 

Bilsart ve Monoco Artspace ev sahipliğinde 2 Aralık 2023 - 30 Aralık 2023 tarihleri arasında sergilenen Rest in Pieces sergisi binlerce kişi tarafından ziyaret edildi ve bir çok listede yılın sergileri arasında gösterildi. Dijital araçların potansiyellerini arkeoloji, sanat ve tasarım kesişiminde yeni ihtimallere yoğuran Rest in Pieces sergisi için oldukça değerli bir katalog hazırlandı. İşte erişeyenler için internet ortamında bu katalogda yer alan yazılar.


Domaniç kurbağaları
Deniz Tapkan Cengiz Photography

KURBAĞALARIN YOLCULUĞU

Ahmet Rüstem Ekici & Hakan Sorar 

Biz, Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar, ilk ortak sergimizde arkeolojik verilerin ve yüzeylerin hikâye anlatım biçimlerinden ilham alarak kurgusal bir yolculuğa çıkıyoruz.

Her ikimiz de uzun süredir beden ve mekân ilişkileri, toplumsal cinsiyet, yüzeyler gibi konuları inceledik. Ben, Ahmet Rüstem, Gynaeceum, Hamam, Sauna ve Islak Hacim gibi beden ve cinsiyet ilişkilerini keşfettiğim sergilerin ardından mezar yapılarına odaklanmıştım. Hakan ise şehir, beden ve yüzeyler gibi temaları incelediği Recolor ve Through The Skin gibi sergilerin ardından sanal bedenler ve görüntüler üzerine araştırmalarına devam ediyordu.

Uzun bir süre beraber yaşayıp çalıştıktan sonra, ilk kez Fırat Arapoğlu ve Gary Sangster'ın küratörlüğünde Aşıklı Höyük: Kazı İzleri sergisinde ortak bir çalışma yürüttük. Burada, arkeolojik verileri kuir bir perspektifle ele alarak, Aşıklı Höyük’te bulunmuş bir figürin ve Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran’ın bu figürine dair makalesinden ilhamla bu nesnelere yaklaşımı yorumlama fırsatı bulmuştuk. Sıradaki sergimize hazırlanırken bir doğa olayı ve bu doğa olayı ile bağlantılı olduğu düşünülen arkeolojik bir nesne bizi son derece heyecanlandırdı.

Kütahya'nın Domaniç ilçesi her yıl Mart ile Mayıs ayları arasında gerçekleşen bir göç yolculuğuna ev sahipliği yapıyor. Bu göç yolculuğu, dişi kurbağaların erkek kurbağaları sırtlarına alarak Palazoğlu göletine doğru ilerlerlediği bir çiftleşme yolculuğudur. Buraya oldukça yakın Seyitömer höyük kazılarında ise 5000 yıl önce yapıldığı düşünülen büyük kurbağaların küçük kurbağaları taşıdığı ritonlar* bulunur. Günümüzde Kütahya Arkeoloji Müzesinde sergilenen kurbağa biçimli bu sunak kapları o kadar çok soruyu beraberinde getirdi ki sergimizin çıkış noktası oldular. Bölgede gerçekleşen doğa olayının binlerce yıl önce insanlara ilham vermesi, bizi skeuomorfizm** üzerine düşünmeye yöneltti. Bu nesne ile birlikte yola çıkma ve yolu beraber yürüme fikri üzerinden birlikte bir sergi yapmaya karar verdik.

Sergimiz, yolculuğun kesitlerini inceleyerek ve en çok iz bırakma fikrine odaklanarak özellikle arkeolojik verilerin nesnel ifade biçimlerini araştırıyor. Kurbağa biçimli ritonlardan ilhamla skeuomorfizm üzerine düşündük ve kalıcılık ile parçalara ayrılmanın nesnel hali olan lahitlere, mezarlara ve mezar kalıntılarına bırakılan izlerin peşine düştük. Günümüzde arkeolojik nesne olarak tanımlanan birçok gündelik objenin oluşturulurken doğadan aldığı ilham, dönemler arası kullanılmış biçimler hikâyelerimizi anlatırken önemli eşlikçilerimiz oldu. Sergi hazırlık boyunca yaptığımız yolculuklar, çeşitli arkeolojik kazı alanlarını ve müzeleri kapsadı. 3D tarama teknolojileri ile arkeolojik nesnelerin yeniden biçim bulmasına odaklandığımız sergimizde, kelimeden görüntü, 3D nesne ve video üreten yapay zekâ araçları ve el işçiliğini birleştiren deneyler gerçekleştirdik, görüntünün evrilebileceği çeşitlilik üzerinde durduk.

Ekrandan veya basıldığı yüzeyde deneyimlenen iki boyutlu bir görüntüyü üç boyutlu bir nesne haline dönüştürmenin peşine düştük. Örnek olarak kelimeden görüntü oluşturan yapay zekâ araçları ile bir görüntü üretip, ardından bu görüntüye 3D bir boyut kazandırıp, onu 3D baskı ile silindir biçimine getirip, çamur üzerinde tıpkı antik dönem mühürleri gibi bilgi/hikâye aktaran bir iz bıraktık. Kelimeden görüntü, metin, ses, 3D model, video üreten araçların heyecanlı gelişimi karşısında deneyler yaparak bu araçların sadece günler içerisinde değişimlerinin kaydını tutmakla kalmadık, işbirliği kurabileceğimiz tüm alanlarda deneme şansı yakaladık.

Bu yolculukta bizlere daha önce sergilerinde ortak çalışmamıza alan açan küratörler ve sanat alanında çalışan profesyonelleri eşlik etti. Aynı zamanda maddi manevi destekleri ile bazı koleksiyonerlerimize ne kadar teşekkür etsek az. Onların desteği sayesinde kurguladığımız dünyayı şekillendirme şansı yakaladık. Zamanlama ve teknik ekipman olarak kompleks üretimli çalışmalarımızı ise birbirinden değerli mimarlar, tasarımcılar, zanaatkarlar sayesinde ortaya çıkarabildik. Bu noktada bazı eserlerimizi üretmede bize 3D laboratuvarlarının kapısını açan İTÜ Mimarlık Fakültesine ve Asena Kumsal Şen Bayram’a, Cem Güven ve Adilcan Nursan İznik Seramik Atölyesine çok teşekkür ederiz. Çamur gibi binlerce yıldır insanlığın şekil verdiği bir malzemeyi, kil basan 3D yazıcılar ile günümüz teknolojisinde şekillendirmemizde yardımcı olan Kesra Mansuri ve İnana Abdelli’ye Adana’da sağladıkları tüm prodüksiyon destekleri için teşekkür ederiz. Yolculuğumuzu paylaşan, bizleri bu kurbağalar gibi taşıyan Serdar İgaç, Cansu Sönmez ve Aylin Alpüstün sizlere ne kadar teşekkür etsek az. Metinlerimizi özenle düzenleyen sevgili Ceylân Önalp ve yazıları ile sergiye farklı yerlerden bakmamızı sağlayan H. Arda Bülbül, Aylin Alpüstün, Ayşegül Sönmez, Fırat Arapoğlu, Sinan Eren Erk, Sera Yelözer, Onur Baştürk, Cansu Sönmez, Nergis Abıyeva, Uras Kızıl, çok teşekkür ederiz.

Rest in Pieces sergisi ismini Bess Lovejoy tarafından yazılmış, popüler, iktidar sahibi insanların ölümlerine ve sonralarına odaklanan kitaptan alıyor. Bu sergide müzelerde kimlerin arkeolojik verilerini deneyimliyor hangi tarihi yaşıyoruz sorusu üzerine de durmaya çalıştık. Sanal bedenlerimizden kalıp almadan oluşmuş ölü maskları, 3 boyutlu modellenip 3D olarak basılmış lahit, yapay zeka araçları ile oluşturulmuş paneller, mühürler, figürinlerle müzeyi taklit eden bir yerleşim kurguladık. Kimilerine göre yok sayılan varlığımızı kutlamaya çalıştık. Video sanatının, interaktif, kişiselleştirilebilir, dönüştürülebilir formunu inşa etmeye çalıştığımız “Theatrum Mundi - In the pond” ile izleyicinin videoya dahil olarak üreticiye, deneyimciye dönüştüğü bir dünya kurguladık. Bu dünyanın oluşumu daha önceki Theatrum Mundi versiyonlarımızın yaratıcısı Engin Arer ile mümkün oldu.

Tavşanlı Höyük Kazı Evi’nde akşamları yanan ateş çevresindeki sohbetlerimizde Prof. Dr. Erkan Fidan ve Sezer Seçer merak ettiğimiz tüm soruları cevaplayarak bize yol gösterdiler. Yaşam geliştikçe, değiştikçe kullandığımız dillere giren kelimelerin dönüşümü bizi oldukça heyecanlandırdı. Onlardan ilhamla sergide birçok çalışmayı belirli bir dönemin üslubunu direkt aktarmadan eklektik görüntüler oluşturmaya özen gösterdik. Estetik yapılarından çok etkilendiğimiz Anadolu hiyeroglifleri, Luvice’ye ek, Hatıraların Gölgesi isimli video çalışmamızda OpenAI tarafından geliştirilmiş ChatGPT4 ile oluşturduğumuz metni yeniden Hititçe’ye çevirmek istediğimizde birçok kelimenin karşılığı olmadığı için, alternatifler geliştirerek, komşu dillerden kelimeler ödünç alarak çeviren Sezer Seçer’e çok teşekkür ederiz.

Daha önce Robot Kozmonot şarkısı için 3D animasyon müzik videosu ürettiğimiz Kalben ile değerli bir dostluğumuz oluştu ve hemen ardından onun Eski Dünyanın Yangını turnesi için albümdeki 12 şarkıya videolar yaratmıştık ve şehir şehir yolculuğuna / sahnesine videolarımız ile eşlik etmiştik. Bu sergide de onun Hatırların Gölgesi isimli yeni şarkısına yeni bir dünya yaratmış olduk. Hem de birbirinden bağımsız mekan ve zamanlarda neredeyse aynı şeyleri düşünerek...

Bu sergide bir tarihlendirme biçimi denemek istedik. Özellikle her gün gelişen kelimeden görüntü, ses, video, 3D nesne oluşturan yapay zekâ araçlarının kapasitelerinin kaydını tutmanın önemli olduğunu düşünerek tüm eserlerde yıl yerine kapsamlı tarih bilgileri vermeye çalıştık. Sergiye hazırlık süreci boyunca onlarca değerli makale, kitap, arkeolojik yayın okuduk ve her birini yazan insanların varlığına teşekkür ederiz. Birinci dereceden arkeolojik sit alanları içerisinde geçen çocukluk anılarımdan bugüne, arkeoloji bilimi bana her zaman ilham verdi. Hakan ile beraber oluşturduğumuz çoğu eser de buralardan beslendi. Rest in Pieces sergisini en çok yağmalanan, ölümün mekânlaştığı alanlar olan mezarlar ve tapınaklardan geriye kalanlardan ilhamla kurguladık.

İki kişinin, iki farklı beyin, deneyim ve bilgi birikiminin ortak çalışması çoğu zaman yorucu, zor ve karşılıklı güven ilişkisi ile şekillenen bir süreç. Bu süreçte ortak metin yazarken bile tek ses çıkarmak gerekse de ara sıra devreye girerek özel teşekkür alanına ihtiyaç duyuyoruz. Geçmişi zaman dediğimiz kurgusal dilimlere sıkıştırmadan bugüne kadar yolculuğumuzda bize eşlik eden herkese teşekkürler.

Sergide, sanat ve arkeoloji kesişiminde oluşturduğumuz disiplinler arası çalışmalarımızı yansıtıyor ve geçmişten aldığımız ilhamla, güncel tekniklerle yeni bakış açıları sunmaya çalışıyoruz. Kurbağa biçimli ritonlardan ve kurbağaların binlerce yıllık göçünden öğrenmemiz gereken şeyler var! Bu sergi ilk ortak sergimiz ve yolculuğumuzun ilk durağı. Beraber yürüyebileceğimiz nice yollara ve metinlere, görüntülere, seslere dönüşecek hikâyelere! Bu serginin yolculuğuna eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Bilsart’a,

Bize ve hikayemize inanan, katkı sunan herkese teşekkürler.

ARE & HKN / 12.11.2023

*Riton, genellikle dini ve ritüel amaçlar için kullanılan, içki veya sıvıların saklanması ve sunulması için kullanılan özel bir kap veya kap aracıdır. Antik dönemlerden bu yana çeşitli kültürlerde ritüel ve dini törenlerde önemli bir rol oynamıştır. Ritonlar genellikle özel olarak dekore edilmiş ve sembolik anlamlar taşıyan tasarımlara sahip olabilirler.

**Skeomorfizm, yeni teknolojilerde eski tasarım özelliklerinin kullanılmasıdır. Örnek olarak, dijital not defterlerin geleneksel not defteri görünümünü taklit etmesi bu kavramın bir örneğidir. Böylece kullanıcılara tanıdık bir his sağlar. Arkeolojide ise, skeomorfizm, eski malzeme ve tasarım formlarının yeni tekniklerle yeniden yaratılmasını ifade eder, örneğin metalde taş aletlerin taklitleri. Bu, toplumların kültürel ve teknolojik evrimini gösterir.

Skeuomorph, arkeolojide taklit nesne* Gordon Childe, Geçmişi Bir Araya Getirmek- Arkeolojik Verilerin Yorumlanması, S.20 


domaniç kurbağaları seyitmömer


Bizi Birleştiren ve Ayıran Materyaller, Semboller ve Hikâyeler

SERA YELÖZER

İnsanlığın bilişsel ve kültürel evrimi, yaratıcılık, dışavurum ve iletişimin nasıl dönüştüğünün hikâyesini de anlatıyor bizlere. Binlerce yıl boyunca söz, yazı, resim ve objeler gibi farklı yöntemler, materyaller ve aracılarla anlatmaya çalıştığımız hikayelerde merkezde olan ortak şeyler var. Bu ortaklıkları binlerce yıl sonra, Rest in Pieces’ta da görüyoruz: süreklilik, hatırlama, iz bırakma, bilgiyi aktarma, taklit etme, üretme ve böylelikle dünya içerisinde kendini var etme, başkalarıyla birleştirme ve ayırma. Arkeologlar olarak topraktan anıtlara, parçalar halinde bulduğumuz her şeyi birleştirmek, insanları ve toplumları anlamak için yöntemimizin ayrılmaz bir parçası. Binlerce yıl boyunca bizi parçalar halinde bekleyen, ardından birleşerek geçmişi okumamızı sağlayan ve Rest in Pieces’a ilham olan tarihin farklı duraklarına ait kavramlar, nesneler ve hikayeler de insanlığın ortak çabası olan var olma, ait olma, görülme ve anlatma pratiğinin farklı görüngüleri.

Ben de bu çabanın yaklaşık 10.000 yıl öncesine ait küçük bir parçasından bahsetmek istiyorum. Bu hikâye, 10.000 yıl kadar önce yaşamış kadınlar, erkekler, çocuklar, onların bedenlerini süsleyen boncuklar, bu boncukları üreten zanaatkârlar, tanıştıkları “yabancı” insanlar, yaşadıkları ve gezdikleri yerler ve yerle kurdukları bağlarla ilgili. Bir o kadar da onları ve bağlarını, boncuklarını mikroskop altına alarak ve ölüm karşısındaki karar ve davranış mekanizmalarını düşünerek anlamaya çalışan benimle ilgili.

Yola çıkarken anlamak istediğim şey şuydu: günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, gruplar halinde Kapadokya’da Melendiz nehri kenarına yerleşen, burada gittikçe kalabalıklaşarak yüzyıllar/kuşaklar boyunca aynı yerde yaşayan bir topluluğun kimliğini nasıl çözümleyebilirdik? Bunun için öncelikle, kimliğin ne olduğunu ya da ne olmadığını anlamam gerekiyordu. Okuduğum onlarca sosyolojik, antropolojik, arkeolojik çalışma içinde bir arkeoloğun - neredeyse her yerde alıntıladığım - tanımı benim için çok önemli. Oliver Harris (2016) kimliği, “bedenleri, şeyleri ve insanları meydana getiren ilişkilerin bir sonucu” olarak tanımlar[1]. Öyleyse, bu ilişkileri ortaya çıkarmak için materyallere, sembollere ve bu sembollerin anlamının zaman ve mekana göre değiştiği; her bir toplum, topluluk ve birey için biricik olduğu düşüncesiyle, bağlama dönmemiz gerekli. Bu amaçla, 10.000 yıl kadar önce, bir topluluğun bazı ölüleriyle birlikte mezara bıraktığı boncukları uzun bir süre mikroskop altında analiz ettim. Bu boncuklar, o kişiler hakkında bize ne söylüyordu? Dahası, bu boncuklar üzerinden, o kişiler arasındaki ilişkileri, yani bedenler, şeyler ve insanları meydana getiren bir ilişkiler bütününü, dolayısıyla kimliği, tanımlayabilir miydik? 

Parçaları birleştirdikçe, boncukların hem uzak coğrafyalarla ve zanaatkârlarla hem de aynı topluluk içinden insanlarla ilişkileri kuran, yansıtan, yeniden üreten materyal semboller olarak yorumlanabileceğini gördüm. Bazı boncukların üretim teknikleri bizi Fırat kenarına götürüyordu. Olasılıkla Fırat havzasında aynı dönemde yaşayan toplulukların bir parçası olan zanaatkârlarca üretilmiş, yoğun bilgi birikimi, tecrübe ve teknik hakimiyet gerektiren bu boncukları üreten zanaatkârlar ya da boncukların kendisi Kapadokya’ya, Melendiz kenarındaki bu Neolitik yerleşmeye ulaşmıştı. Bazen de erkeklerin aksine yalnızca yaşlı kadınlar ve çocuklar benzer renkte birer adet boncukla gömülmüştü. Çocukların mezarlarında bulduğumuz, uzun süre kullanım sonucu oluşabilecek kırıklar, deformasyonlar ve kullanım izleri taşıyan boncuklar ise adeta “hafıza objeleri” olarak elden ele aktarılmış ve nihayetinde çocuklarla birlikte gömülmüş olmalıydı. Yani boncuklar, kişileri ve yerleri birleştiren ve ayıran, sosyal grupları oluşturan, hafızayı ve sosyal ilişkileri aktaran materyal semboller niteliğindeydi. Kimlikler de bu ilişkilerin bir sonucu olan ve ancak katmanlar halinde okuyabileceğimiz bir olgu belki de.

Benzer bir düşünce sistematiğini, binlerce yıl sonra kendi dijital kazılarını gerçekleştiren Ahmet Rüstem ve Hakan’ın Rest in Pieces sergisinde de görüyoruz. Binlerce yıl boyunca farklı toplumlar, gruplar, kişiler için kimliklerin farklı katmanlarını oluşturan şeyler, bugün Ahmet Rüstem ve Hakan’ın dışavurumuyla şekil değiştirerek anlam buluyor. Bu yönüyle Rest in Pieces, bir arkeolog olarak benim için yalnızca geçmişi dijital yöntemlerle bugüne taşıyan bir iş değil. Bunun ötesinde, binlerce yıl boyunca gördüğümüz benzer materyal sembollerin zaman ve mekân içerisinde nasıl anlam değiştirerek yolculuk ettiği üzerine düşünmek için mükemmel bir fırsat. Belki de türümüzün hikayesi, kimliğimizi ve kendimizi anlatırken benzer materyalleri, sembolleri ve kavramları seçecek kadar ortaklıklar içeriyor; ama bu hikâyedeki her bir katmanı her seferinde özgün şekillerde yeniden yorumlayacak, anlamlandıracak ve yeniden üretecek kadar da biriciğiz.

[1] Harris, O.J.T. 2016. Becoming post-human: identity and the ontological turn. İçinde: E. Pierce, A. Russell, A. Maldonado ve L. Campbell (Ed.), Creating material worlds. The uses of identity in archaeology (s. 17-37). Oxbow 


ahmet rustem ekici digital art


Esra Özkan R.I.P 

Arkeoloji: Geçmişin Ortaya Çıkarılması

Arkeoloji, geçmiş toplumları yeniden inşa etmek için fiziksel eserlerin kazılmasına ve analiz edilmesine dayanır. Çanak çömlek parçalarından antik yapılara kadar uzanan bu eserler, geçmiş dönemlerle somut bağlantılar olarak karşımıza çıkarlar. Karbon tarihleme, stratigrafi ve uzaktan algılama gibi teknikler geçmiş uygarlıkların titizlikle yeniden inşasına yardımcı olur. Bununla birlikte, eserlerin doğasında bulunan kırılganlık, çürümeye, yağmalanmaya veya çevresel bozulmaya karşı hassas olmaları nedeniyle zorluklara yol açmaktadır.

Ne yaptık bu kadar teknoloji kullanarak?

Sergi içerisinde kullanılan 3D tarama, baskı teknolojileri, yapay zekanın kullanımı olarak teknolojik açıdan zengin bir görsel dil doluşturuyor. Oluşturulan bu görsel dil, dijital görüntülerde doğanın taklit edilmesi, insan doğası ile doğal dünya arasındaki derin bağın bir yansımasını da oluşturuyor. Doğada bulunan güzelliği, karmaşıklığı ve uyumu taklit etmeye çalışan insan, derin bir kendini yansıtma eylemine girişmektedir. Dijital tuval, güzellik anlayışımızın, karmaşıklığa duyduğumuz saygının ve uyum arzumuzun gözler önüne serildiği bir ayna haline geliyor.

Teknolojinin arkeolojinin korunmasına yardımcı olduğu yollardan biri de dijital belgeleme ve 3D taramadır. Yüksek çözünürlüklü tarayıcılar ve fotogrametri teknikleri, arkeologların eserlerin ve alanların ayrıntılı, üç boyutlu modellerini oluşturmasına olanak tanır. Bu sadece kapsamlı bir dijital arşiv sağlamakla kalmaz, aynı zamanda orijinallere zarar verme riski olmadan bu bulguları incelemek ve analiz etmek için bir yol sunar. Sanal rekonstrüksiyonlar, hem araştırmacıların hem de halkın arkeolojik harikaları eşi benzeri görülmemiş ayrıntılarla keşfetmesini sağlayarak fiziksel erişimin sınırlarını aşmaktadır.Her iki alan insan kültürünün gizemlerini çözme ortak amacını paylaşsa da, bu göreve farklı perspektiflerden yaklaşırlar. Farklılıklarının önemli bir yönü koruma sorusunda yatmaktadır: İnsanlık mirasımızın hangi yönleri gerçekten korunabilir? Koruma teknoloji ile nasıl birlikte yol alabilir?Eserler ve yapıların incelenmesi yoluyla insanlık tarihinin araştırılması olan arkeoloji, geçmişimize açılan çok önemli bir penceredir.

Arkeolojik çalışmalardan elde edilen bulguların korunması sadece kültürel mirasın korunması değil, aynı zamanda geçmişten elde edilen bilgilerin gelecek nesillere aktarılması meselesidir.

Bu bağlamda teknoloji, arkeolojik keşiflerin korunması ve yaygınlaştırılmasında güçlü bir müttefik olarak ortaya çıkmakta ve mirasımızın zenginliğinin zaman içinde kalıcı olmasını sağlamaktadır.




Ayşegül Sönmez

Tarihi Giyinmek

Rest in Pieces sergisi bir doğaçlamadır. Ancak rolü, konumu ve statüsü bugüne kadar süregelen geleneklerden ayrı düşüyor. Burada piece’lerin aslı gibi olmaları ve olmamaları sanırım onları gelenekten ayrı düşüren ve bizi bütüne dair düşündüren.

Kaynak olmaksızın, özü varsaymadan, bir bütün ve onun parçalarından bahsedilebilir mi peki?

Bir zamanlar yaşadığı, görüldüğü ve gördüğü varsayılan bir bütünden günümüze kalan parçaları, birer imge varlık olarak çağırabiliriz.

Bu imge varlıklarda kaynağı özdeksel bir zorunluluk ve özgürlük yaşar.

Biz onlara bulunduğumuz enlem ve boylamlara dair tüm kültürel rüzgarlar, iklimsel değişikliklerle bakarız.

Biz onlara rüyalarımızla ve kabuslarımızla, arzularımızla, hazlarımızdan arta kalan günahlarımızla bakarız.

Bizler de çünkü gelecekteki imge varlıklarızdır.

Varsayılan bir bütünün gelecekteki bir parçası.

Yaşam bütün hissetmek için çabalamakla geçse de, gelecekte bir parça imge olmaya hazırlıktan ibarettir.

Baktın mı

Bir hayvan

Birini görür içimizde

Daha önce görmediğimiz

Düşlerimizde bile görmediğimiz

Biridir

Karşımızda parlayan

Gövdesi bir göz devidir parlayan

Bu sergide sergilenmekte olan tüm parçalar, barışta değil, parça parça yatacakları ima edilen tüm parçalar, bütün kavramını da zedeleyerek yeniden doğarlar ait oldukları söylenen, yazılmış zaman dilimlerinden.

Tarihten saçılmış, belki ürkmüş, korkmuş hatta koparılmış olabilirler.

Ama kesinlikle ARE ve HS ile birlikte yeni bir bütüne kavuşurlar.

Bu yeni bir öz müdür bilmiyorum.

Bildiğim, bu ortak evrenin, iki sanatçının hayat ve sanat arasında kesintisiz oluşturduğu bu ortak evrenin, bir düşünceyi not etmek için harcanan binlerce çabadan ve dakikadan oluştuğu.

Schumann, beste parçalarına intermezzo diyordu.

Ürettiği herşey “ara”ya girmişti.

Arayla parça arasında fark yok olmuştu.

İntermezzo ara değil parçaydı.

İşittin mi

Bir hayvan

Birini duyar içimizde

Bu ne biçim ses

Sanki sıradağların altı

Bu ne biçim sessizlik

Ağzını dayamıştır

Sanki kulağımızın ta içine yaradılış

Tarih yalnızca kim olduğumuzu değil, nereden geldiğimizi de söylemez.

Ama bizleri sınırlar kısıtlarken fırsat verir.

Bedenleri, anlamları, bütünü, parçaları, bizleri, gelecekte ait olacağımız bütünü, siyasi bir düzene sokar. Sağladığı fırsat ise imgelerde yatar.

Birer imge varlık olarak dönecek ve hep dolaşacak saçılacak imgelerde.

Tarih sınırlandırılmış bir bütün gibi davranıyorsa da bizlerin özgür olduğu yanılsamasını veriyor bu sergi. Her sergi bir kurgu. Her sergi bir yanılsama ancak yanılgı değildir.

Hayati bir biçimde ritimlerden, süreçlerden, zaman içindeki tekrarlardan meydana gelen bizler, bunu bilmeliyiz.

Hayati bir biçimde ritimlerden, süreçlerden, zaman içindeki tekrarlardan meydana gelen parçalar bize bunu hatırlatıyor.

İnanılmaz anlattıklarına

Yarısı taş yalan

Yarısı masallardaki boyalı yalan

Yarısı dedelerinden işittiği gelme

Oğullarından kızlarından gelme

Yarısı çarşı pazar dolu -yalan-

Yarısı evlenmiş ya da boşanmış yalan

İrkiliriz

Hayvanın biri bilinçaltımızda

Uyandık mı

Bir hayvan

Korkarız konuştuk mu

Tepeden tırnağa sallanırız

Çıkar

Yeryüzünün en eski kımıldamasından bir orman dışarı

Başka bir hayvandır ki o

Üşürüz

Bu gece gövdesiz kalan bütün varlıklar adına

Müzelerdeki bütün tolgalar yüzümüzün kapsadığıdır

Bir demir soluk

Dışarı değil daha içeri

Sevdik mi

Belli değil

Konu zaman olduğunda tarih çok tutarlıdır. Hükümetler, kiliseler, hapishaneler, camiler, tüm resmi organizasyonlar adına istikrar önemlidir. Tarih, devlet, hukuk, üniversite gibi resmi ve son derece karmaşık kurumlar adına önemlidir. Aile adına önemlidir. Toplumsal cinsiyet örgüleri, düğümleri, normları, vatanseverlik adına önemlidir. Oysa tarih gibi yapmak, tarihi mimesis, tarihi taklit, bu konulardaki ölçek farklılıklarına değinmek için eşsiz bir teşebbüstür. Parçaları barışta değil parça parça yatırmak, uyutmak, ulusların makro psişesiyle bireyin psişesi, iki sanatçının ortak kıldığı psişesi, arasında önemli bir rol üstlenir: yeni vekaletler düzenlemek.

Bu vekâletler için tekrar şarttır. Kök salmış rutinleri bozacak olan odur. Eski düğümleri çözecek olan… Ara ile parçayı bir tutan ara vermeyen vekillerdir ARE ve HS.

Kimin kime yaşamasını bir hayvan gibi sunduğu

Geri almadan sunduğu +

+ Fazıl Hüsnü Dağlarca, Uzaklarla Giyinmek, Dört Eylem Yolculuğu)

Ayşegül Sönmez, Kasım, 2023, Fenerbahçe.




Sürecin Bizde Bıraktıkları

İnana Abdelli - Kesra Mansuri

“Rest in Pieces” sergisine hazırlanırken, oldukça beklenmedik zihinsel bir yolculuğa adım attık. Bu sergi, bizim için sadece eserlerin üretimi ile ilgili kalmadı, aynı zamanda düşüncelerimize de yeni bir ışık tuttu.

Buradaydık rölyefi fikri ilk kez karşımıza geldiğinde, Lascaux Mağarası ile arasında var olan bir bağ direk belirmeye başlamıştı. Bizim için, on binlerce yıl önce hepimizle ortak bağları olan insanların geleceğe bıraktıkları izleri, eller olarak resmetmeleri, bugün bile sanatın evrenselliğini, doğanın muhteşem düzenini, evrimi, hatta insanın hayat karşısındaki duruşunu temsil ediyor adeta. İlk insanların binlerce yıl sonra dahi geçerli olan düşünceleri ve değer yargılarının bugünlere gelebilmesi ardından, çağdaş insan yapay zekâ ile düşünce ve sanat anlayışını nasıl aynı ölçüde temsil edebilir? Bu karşılaştırma, bir zorunluluk olarak hayatımızın parçası haline gelmiş olan teknolojinin ve hatta yapay zekanın, bu algıyı nasıl değiştirdiğini sorgulatıyor bizlere. Bir yapay zekâ ürünün, yaratıldığı andan itibaren “rest in pieces” olunduğu bir dönemde, sırtımızda taşıdığımız varoluş içgüdüleri ile bizler nasıl bireyler olacağımız konusunda, farklı düşünme ihtiyacı ile karşı karşıyayız. Ancak belki de karamsarlığa kapılmadan, binlerce yıl öncesinden bugünlere dokunabilen ellerin, bugün yapay zekâ ile gelecekten bir dokunuşun izlerini taşıyor olabilir mi sorusu, kaybolma tehlikesi içerisinde bulunan insani değer yargılarımızın var olabileceği bir ortam hazırlıyor bizlere.


Rölyef ve diğer parçalar üzerinde çalışırken, Ahmet ve Hakan'ın düşünceleriyle kendi düşüncelerimiz arasındaki etkileşimi ayrıca hissettik ve hepimizin hikâyelerinin, aslında, bu düzende ne kadar değerli olduğunu ve birbirimizden ne kadar çok şey öğrenebileceğimizi deneyimledik. Bu etkileşim belki de bugün bizleri hayatta tutan, insan oluşumuzun temellerinde yatan ve muhtemelen Domaniç kurbağaları gibi sırtımızda taşımak isteyeceğimiz değerlerden birisi oldu bizim için.




Aylin Alpüstün

Güneşin Peşinden 

Ne çok severim yolda olmayı, yollarda yakaladığım keşifleri, şaşırmayı, tatlı sürprizleri, anılarımı yeni öyküler ile zenginleştirmeyi, yolculuk masallarını.

Benzer hayaller kuranlarla birlikte yol almanın define bulmak gibi bir his olduğunu düşünürüm.Güneşi yakalamak gibi sımsıcak.

Çok da merak ederim yollarda kimlerin kimlerle nasıl, hangi koşullarda, nerelerde karşılaştığını.

Ahmet ve Hakan ile benim yolum sanat ve arkeolojinin büyülü dünyası sayesinde sosyal medyada kesişti.

Birbirimizi hikâyelerimiz, hayallerimiz ile besledik.

Bu toprakların kıymetli mirası, doğanın asaleti, uzun zamandır derinliklerde kaybolmuş kadim bilgeliğin uyanmasına duyduğumuz özlem ve yolda olma heyecanı bizi her daim birleştirdi.

Müteşekkirim. Çok büyülü bir yolculuğa çıkarken beni de yol arkadaşı olarak davet ettiler.

Nesillerini sürdürebilmek amacıyla binlerce yıldır seferde olan Domaniç kurbağalarının aşk dolu çiftleşme yolculuğuna tanıklık edebilmek anı defterim için kocaman bir hazine.

Dişi kurbağaların erkekleri sırtlarında, ormanlardan nice yollar teperek dereye taşıdıkları törensel yürüyüşlerini izlemek üzere Topuk Yayla Tabiat Parkı'na Nisan sonunda varmayı planlamıştık. Minicik bir gecikmeyle Palazoğlu Göletini Haziran’da ziyaret ettiğimizde aşkla yaptıkları yürüyüş sona ermiş, çocukları dünyaya gelmişti bile.

Gölette binlerce kurbağa bebek. Kıyıda yavrularını gururla izleyen az sayıda ‘ebeveyn’ kurbağa suya dalıyor, şarkı söylüyor, dans ediyor ve bazen de renk değiştirerek kendilerini kamufle ediyordu. Hayatta kalabilmek bazen de görünmez olmayı gerektiriyor belki de.

Kelimelere sığdırmakta zorlandığım kocaman bir ailenin aşk tablosuyla göz göze gelmiştik.

Bu şahane tören sadece bizim gözlerimizi kamaştırmamıştı belli ki. Binlerce yıl önce bu aşk hikâyesini sanatçılar da gözlemlemiş, sevgiyi toprakla yoğurarak şekillendirmiş ve çok şirin, çok zarif riton kaplarda ölümsüzleştirmişlerdi. Bin yıllar sonra da Seyitömer Höyüğü'nde şanslı bir ekip bu görkemli kapları toprak altından kurtarmış ve gün yüzüne çıkartmıştı. Kütahya Arkeoloji Müzesi’nde camın arkasından birbirini kucaklayan kurbağa figürlü ritonları gördüğüm anı çok iyi anımsıyorum. Doğa, sanat, hayat dans ediyordu.

Ahmet, Hakan ve ben, ebeveyn kurbağalar, yavruları ve binlerce yıllık riton kaplar ile yağmurlu bir günde tanıştık. Tabiat ananın senfonisi, toprağın gücü, sanatın büyüsü, doğanın merhameti dillerimizi bağlamıştı sanki. Hislerimizi o gün kelimelere döküp birbirimizle paylaştığımızı anımsamıyorum. Bu muazzam aşk tablosunun karşısında kelimeler kifayetsiz kaldı galiba. Akşam bizi konuk eden şahane Tavşanlı Höyük ekibin yaktığı kamp ateşinin etrafında kalbimizdeki coşkuyu üçümüz de yıldızlara fısıldadık sanırım.

Kurbağalar da hayatın kendisini taklit ediyorlar işte. Yumurtadan olgunluğa erişinceye kadar sürekli değişim halindeler, kocaman bir aileler ve aslında bir yere de ait değiller. Dişi olanlar omuzlarındaki ağır yüke rağmen soylarını devam ettirebilmek amacıyla nasıl da büyük bir özveri ve zarafetle hayat sunuyorlar, dünyayı şefkatle kutsuyorlar adeta.

Domaniç kurbağaları bir vaadi somutlaştırıyor: ancak birbirimizi “kaldırarak” yükselebiliriz; sonsuz bir cömertlik.

Bu serginin tatlı serüveninin parçası olabildiğim için, bana yüreğimdeki kelimeleri paylaşacak alan yarattığınız için müteşekkirim. Kelimelerin insanoğlunun elindeki en büyük güçlerden biri olduğuna inanırım ve “seyahat” edebiliyor olmalarının da çok büyülü olduğuna.

Kurbağalarla yağmurlu bir günde tanıştık ancak güneşi sizinle yürüyerek yakaladım sevgili Hakan ve Ahmet, müteşekkirim.

Yolculuğunuza eşlik edebilmek paha biçilmezdi.



Asena Kumsal Şen Bayram

Kolektif Bir “Tamam-Etme-Eylemi” Rölyef ve Lahit Parçalarının Bir Araya Gelme Serüveni

Arkaik insanın ölüm ile karşılaşması, onun bu travma ile başa çıkabilmesi için ritüellere başvurmasına neden olmuş ve öznesinin sonraki nesillere aktarımını sağlamak için mağara resimlerini üretmesini sağlamıştır. Ölümün sanat ve üretim üzerindeki bu etkisi günümüze kadar farklı biçimlerde somut karşılıklar bulmuştur. Baudrillard’ın, “Geçmiş uygarlıkların tümünde dayanıklı nesneler, araçlar veya binalar kuşaklarca insandan daha uzun yaşamışken, bugün onla­rın doğmasını, gelişmesini ve ölmesini izleyen bizleriz. [1] ” tespitini yapmasının üzerinden elli üç yıl geçen günümüzde ise, kültür, anlam ve bellek yitiminin de çeşitli dönüşümleri ve birçok anlamda ölümü gerçekleşmeye devam etmektedir. Bu noktada, sanatın ve sanatçının temel beslenme kavramlarının ortadan kalktığı bir yaratım evreninde, sanatçı öznesinin konumu, üretimleri, içselleştirmeleri ve dışavurumları birçok tartışmaya konu olmaktadır.

Öyleyse katı olan her şeyin buharlaştığı [2], gerçek-sanal ayrımının ortadan kalktığı belki de önemini yitirdiği [3], üreten öznenin tanımının tartışıldığı bu yeni ortamda, sanatçı özne çağının ötesine geçerek, zamanlar arası/ötesi bir düzlemde nasıl konumlanabilir ve kendi sürekliliğini sağlayabilir?

Sanatsal ve düşünsel üretimlerin dönemler üstü iletiminin sağlanması, tüm farklara rağmen nesiller arası değişmeden kalan bir faktöre temellenmek olabilir. Jung’a [4] göre bu ortak parametre, her öznenin derinliklerinde yatan arkaik insan ve ortak bir kolektif bilinçdışıdır. Özne bilinçdışı ile arkaik bir vizyona yönelerek zamanlar-arası deneyimler yaşayabilir ve yaşatabilir [5]. Burada arkaik vizyon, arkaik insanı taklit eden değil, geçmiş zamansal durumların şimdiki zamanla iç içe geçtiği [6], öznenin ruhsal bir bakış açısıyla anlamlandırılmış, o zamanın insanının imge yaratıcılığını deneyimleme arzusuyla gerçekleştirilen [7] bir üretim pratiğini işaret etmektedir.

Sanat tarihinde bu durum pathosformel olarak adlandırılmaktadır [8]. Pathosformel, sanat yapıtının kişisel dışavurum ile ifade biçimlerinin veya formlarının kaynaklandığı içsel ve zihinsel diyalektik ilişkilenmedir [9]. Bu bağlamda bilgi çizgisel değil, devinimli ve yaşayan bir olgudur. Bilgiyi canlı tutan, kendi küçük parçalarının uyumla bir arada çalışmasıdır [9]. Benzer bir -parçaların bütünü oluşturması- metaforu ile Benjamin’in Pasajlar’ında karşılaşırız. Doğrusal tarihin yerini diyalektik imge ve metinlerin aldığı bu çalışmada ayrıca teknoloji ile arkaik semboller dünyası arasındaki karşılıklı ilişkileri yalnızca dar düşünen insanların inkâr edebileceğine değinilmektedir. Gelenek artık geçmişteki olayların ölü ağırlığından ibaret değildir [10].

Parçalarla bütünü tamamlamak arzusu, dönemleri anlamak ve aktarmanın ötesinde çok daha insani bir ihtiyacı da karşılar. Jung’a göre, yaşamın temel amacı insanın kendini tedavi etmek amacıyla eksiklerini ve kendini tamamlamaya çalışmasıdır. Bu eylem yaratıcı ve sonsuz bir "dünyayı-tamam-etme-eylemi"dir [11].

Rest in Pieces’in yukarıda bahsedilen, arkaik vizyon, kolektif bilinç, pathosformel ve parçadan bütüne ilişkilerinin tamamını içinde barındıran bir proje olması, serginin eserlerinin üretimlerinin de bu bakış açısı ile somutlaşma yoluna gitmesini sağlamıştır. Bu eserlerden Lahit ve Rölyef, 40 katılımcının 48 günde ürettikleri 197 adet parçanın bir araya getirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.



Üretim ve montaj süreci

Yazılı bir bilgi olmamasına rağmen, uygulayan/üreten herkesin de aşina olduğu gibi, üretim süreçleri, genel anlamı ile kısıtlar/parametreler/girdiler tarafından şekillenir. Bu sebeple, üretimin detaylarına geçmeden önce bu değişkenlerden bahsetmekte fayda var.

Rest in Pieces’in ruhu gereği ilk parametre elbette üretimlerin kolektif bir şekilde üretilmesi gerekliliğiydi. Süreçle eşzamanlı olarak yürütücüsü olduğum, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimari Tasarımda Bilişim Lisans Üstü Programı dersi “Mimarlıkta Dijital Fabrikasyon ve Prototipleme” nin ilk kez güz yarıyılında da açılmış olması güzel bir tesadüf olarak karşımıza çıktı. Söz konusu derste açıldığı her dönem en az 1 adet 1/1 ölçekte bir dijital fabrikasyon üretimi gerçekleştirilmektedir. Sergi ile akademik takvim çakıştırıldığında bu üretimin yarıyıl teslimi olarak da değerlendirilebilecek, dersin öğrenme çıktılarını destekler bir deneyim niteliğinde olması, eserlerden daha küçük ve görece daha az karmaşık (üretim açısından) olan Rölyef’in öğrenciler ile üretilebilmesini olanaklı kıldı. Ders kapsamında ele alınacak eser için yapılan ve herkese açık toplantı sırasında, orada olarak süreç hakkında bilgi edinmek isteyen İTÜ Mimarlık Fakültesi araştırma ve öğretim görevlilerinden oluşan ekibin projeye duyduğu heyecan ile, daha karmaşık ve büyük olan Lahit de üretim kapsamına alındı.

Üretimin bir dersin kapsamı haline gelmesi ikinci parametre olan üretim kısıtını gündeme getirdi. İTÜ Mimarlık Fakültesi İnovasyon ve Prototipleme Laboratuvarı’nın dersin üretimlerinin gerçekleştirildiği yer olması sebebi ile, bu laboratuvarın imkanları dahilindeki üretim tekniklerine yoğunlaşıldı. Sanatçı ekip ile yapılan görüşmeler sonucu, eklemeli dijital üretim yöntemlerinden 3 boyutlu baskının, projenin bir araya geliş fikrini de destekleyen katmanlı bir dokuya sahip oluşu ve parçacıl üretime imkan tanıyan boyutları, iki eser için de uygun bulundu.

Üretim mekânı ve yönteminin tespiti bir diğer parametre olan zaman kısıtına nasıl yaklaşacağımız sorusunu gündeme getirdi. Laboratuardaki mevcut üç boyutlu yazıcıların yetersiz kalacağı endişesi ile üretime gönüllü olan ekipten gelen kişisel yazıcılarla toplam sayının yediye çıkarılması, planlanan süre içinde üretimlerin tamamlanması için yeterli oldu.

Bir diğer konu elbette hangi malzeme ile üretim yapacağımızın kararıydı. Serginin geneline hakim olan mimesisin, bu eserlerin üretiminde de hissedilebilmesi için mermer görünümlü PLA filamentin tercih edilmesindeki en temel sebep bu “mış gibi” olma hissinin vurgulanmasıydı. Ancak işler pek de planlandığı gibi gitmedi. Parametrelerin sonuna gelindiğine göre biraz da bu çok iyi planlanmış sürecin başına gelenlerden bahsedelim.

28 Eylül 2023 günü Lahit için baskılar toplam 7 yazıcıya gönderilmeye başlandı. Alt kaide (32 parça), duvarlar (65 parça) ve üst kapak (64 parça) olmak üzere 3 gruba ayrılan bu eserin parçalarının üretimi toplam 96.603 dakika ve 48 gün sürdü. Bu tasarım için, 17.85 kg filament harcandı.

19 Ekim 2023 günü 36 parçaya bölünmüş olan Rölyef’in baskıları 2 yazıcıya gönderilmeye başlandı. Toplamda 7.18 kg filament kullanılan bu eserin üretimi 15 gün ve 21.660 dakika sürdü.

20 Ekim 2023’ten itibaren parçalar bir araya getirilmeye ve üretim sonrası işlemler uygulanmaya başladı. Ancak parçalar bir araya geldikçe bazı parçaların yeterince iyi basılmadığı bazılarınınsa boyutlarının hatalı olduğu tespit edilerek, birleştirme sırasında yeniden baskılara devam edildi. Son işlemleri tamamlanan tüm parçaların yeni evlerine gönderilmesi 15 Kasım 2023 günü tamamlandı.



Teşekkürler ve sonsöz

Rakamlara indirgenince hızlı ve sorunsuz geçmiş olduğu izlenimi veren bu süreçte, sabahlamalara, yaralanmalara, malzeme stoklarına ilişkin krizlere ve daha nicelerine hep beraber göğüs germiş isimleri anmak bu projenin kolektif ruhu açısından bir hayli önemli. Bu sebeple bu bölüme uzun bir teşekkür listesi ile başlamakta fayda var.

Her şeyden önce bu iki güzel eserin üretimini bize emanet ettikleri için Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar ikilisine güvenleri, inançları, sabırları, anlayışları ve her şart altındaki pozitif yaklaşımları için teşekkürler. Sizler için üretim yapmak büyük bir keyifti.

Elbette ikinci teşekkür tüm sürecin sponsorluğunu hiç ikiletmeden kabul eden Marshall Global Logistics ve L. Erman Özcan’a. Bu büyüklükte bir firmanın, öğrenci üretimi kadar küçük ölçekli görünen bir işin arkasındaki düşünce, niyet ve potansiyeli fark ederek dikkate alması, birçok benzerine örnek teşkil edecek nitelikte, çağdaş ve yenilikçi.

Her ne kadar planlandığı gibi gitmese de sürecin başında temin ettiğimiz ilk 10 kg filamentte hatırı sayılır indirim uyguladıkları için Porima 3D Filament’in desteğini de unutmayalım. Granit görünümlü filamenti minimum tıkanma sorunu yaratacak homojenlikte üreten başarılı bir İTÜ ARI Teknokent firması olan Porima’yı gelecekte çok daha yoğun bir üretim kapasitesinde göreceğimiz şüphesiz.

Gelelim ekiplere. Öncelikle 2003 yılında adımımı attığım andan itibaren evim olan İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin mevcut Dekanlık kadrosu ve özellikle Dekan Yardımcısı Sayın Doç. Dr. Ömer Dabanlı’ya binlerce teşekkür etmek isterim. Gece gündüz demeden laboratuarı kullanma izni vermelerinin yanı sıra, bu üretimin öğrencilerin ve akademisyenlerin işbirliği için ne kadar kıymetli olduğunu fark etmiş olmaları tüm ekip için bir mutluluk sebebi.

Eserler özelinde teşekkürlere gelirsek, üretimde, makinaların tamirinde, baskıların kontrollerinde, öğrencilerin yönlendirilmesinde, sıkışık programları ve iş yüklerine rağmen, varlıklarını hiçbir zaman esirgemeyen, Y.Mimar Berfin KÖRÜKCÜ, Araştırma Görevlisi Ekin ÜNLÜ, dersin Araştırma Görevlisi İnanç ŞENCAN, Öğretim Görevlisi S. Müge HALICI ve Araştırma Görevlisi Fatih UZUN’a mesai üstü eforları için tarifsiz teşekkürler. Başlangıçta ekibe dahil olmamalarına rağmen süreçte büyük bir özveri ile çalışmış taze Mimar Ömer KAYGUSUZ, gerek üretim gerekse montajdaki üstün yetenekleri ile ekibe güneş gibi doğmuş Endüstriyel Ürün Tasarımcısı ve İTÜ’de aynı programda Yüksek Lisans öğrencisi Naz CEZAYİRLİ, Mimar/İTÜ Oyun ve Etkileşim Lisansüstü Programı öğrencisi Artun İMAMOĞLU, Maltepe Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi öğrencileri Sabahat BAYRAM, Sude Badır, Yağız Nazım KAMBUROĞLU, Ceren Cansu VARLIK için de büyük bir teşekkür gerekli. Dekanlık ile ilişkilerin düzenlenmesi konusundaki destekleri için Öğretim görevlisi Salih ÖZDEMİR’i ve zaman zaman laboratuvardaki baskıları kontrol etmeye gelmesi ve en büyük parçanın transferi sırasındaki taşıma desteği için Araştırma Görevlisi Burak DELİKANLI’ya da unutmayalım.

Rölyefin üretimi ve montajına gelirsek, yukarıdaki ekibe ek olarak, derse kayılı olan veya dersin meraklısı olması sebebi ile düzenli katılımını sürdüren öğrencilerin isimleri ile anmanın çok üzerinde olan emeklerini buraya nasıl sığdırırım bilemiyorum. Numara sırası ile; Semanur Bartan, Şimal Bilgin, Batuhan Ünlü, Fatma Seven, Nilhan Kaya, Biçem Kaya, Cansu Taş, Çağdaş Elibol, Mehmet Zahid Çebi, Ömer Ruhlukürkçü, Elif Öztürk, Ayşe Özlem Dal, Tuba Kaya, Zübeyde Keskin, Aleksandra Widlak, Emilia Moczynska, Aslı Bağcı, Bailleul Matis, Zehra Değirmenci, Martin Salek, Janek Bosman, Furkan Berke Çilesizoğlu, Hazal Naz Özer, Hasan Berkay Coşer, sizlerle bu dönemi geçirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Üretimde yer almamış olsalar dahi, sevdiklerini yoğun ve bitmek bilmeyen çalışma saatleri boyunca laboratuvara göndererek bana güvenen ailelere ve yaptığım her işte arkamda durarak varlığını hissettiren kendi aileme de bu süreçteki sabırları ve hoşgörüleri için kocaman teşekkürler. İyi ki varsınız.

40 kişinin izini, deneyimini, emeğini, hikâyesini, sevgisini, nefretini, huzurunu, gülüşünü, sinir krizini, yeni bilgisini, kan, ter ve gözyaşını katmanlarında saklayan 197 parça ve 48 günün hikâyesi sonunda akıllara elbette, üretim sırasında da sıklıkla karşılaştığımız, “Neden bu yolla ürettiniz? Çok daha basit yöntemler vardı.” sorusu gelebilir. Genellikle süreç dışından kişilerin şöyle bir geçerken yaptığı bu yapıcı eleştiri, zannediyorum yukarıdaki hikâyeler eşliğinde değerlendirildiğinde, tüm sürecin silikon bir kalıp ve polyester döküm basitliğine indirgenemeyecek olan zenginliğinin anlaşılması ile bertaraf edilecektir. Lahit ve rölyef parçaları bundan sonraki hayatlarına doğru yola çıkarken geride, tam da yola çıkışlarındaki ana hedefte olduğu gibi, paha biçilemez kolektif hikâyeler bıraktılar. Her bir üyesinin bir bütünün parçası gibi çalıştığı bu ekip, kendini “tamam etme” süreçlerine bu deneyim ile kıymetli bir parça ekledi ve kazandıkları yeni kolektif üretim bağları birçok yeni parçanın habercisi niteliğinde.

Kaynaklar

[1] Baudrillard, J. (1997). Tüketim Toplumu, sf:15-16, Çev: Hazal Deliceçaylı-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları.

[2] Berman, M. (2004). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları.

[3] Baudrillard, J. (2003). Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları.

[4] Jung, C. G. (1999). Keşfedilmemiş Benlik, İlhan Yayınevi.

[5] Kosuth, J. (1991) Art After Philosophy and After, Collected Writings, 1966–1990, MIT Press

[6]Bergson, H. (2008) Time and Free Will: An Essay on the Immediate Data of Consciousness, Cosmio Books.

[7] Baker, U. (2020). Sanat ve Arzu (5 b.), İletişim Yayınları.

[8] Gombrich, E. H. (1986). Aby Warburg: An Intellectual Biography. Phaidon.

[9] Akay, A.(2006) Sanat Tarihi Sıradışı Bir Disiplin, Yapı Kredi Yayınları.

[10] Benjamin, W. (2023). Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları.

[11] Jung, C. G. (2005). Dört Arketip (2 b), Metis Yayınları.




Fırat Arapoğlu

Sinerji Dolu, Yaşam ve Ölümü Kucaklayan Daimi bir Yolculuk

Çağdaş sanat dünyasında sanatçılar ve küratörler arasındaki iş birlikleri büyük önem taşıyor ve bu açıdan, Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar’ın birlikte çalışmaya başladıkları döneme ve kariyerlerine tanık olmak kendi adıma gurur verici. Sanatçı ikilisinin çalışmalarında bilimsel anlayışı, felsefi sorgulamaları ve sanatsal ifadeyi ustaca harmanlamaları ve böylece farklı disiplinleri sentezlemeleri, izleyicilerin ilgisini farklı düzeylerde çekmekle kalmıyor, aynı zamanda yaratıcı ortaklıkların karmaşıklığını keşfetmek için düşündürücü bir platform da sağlıyor. Bu bağlamda “Rest in Pieces” sergisi üzerine düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle sergide en dikkatimi çeken üretim kurbağaların benzersiz üreme davranışları ve anatomik adaptasyonlarından ilham alan sanatçıların, çiftleşme metaforundan hareketle eşlerini taşıyan kurbağaları kullanmaları ve böylece, yaratıcı ortaklıkların işbirlikçi doğasını vurgulayarak sanatsal üretimi teşvik etmek için simbiyotik ilişkilere duyulan ihtiyacı ortaya koymalarıdır. Sanatçılar ve küratörler (ve yazarlar) birbirlerinin çalışmalarını taşıyarak görsel ve kavramsal etkileri desteklemekte ve geliştirmektedir.

Ayrıca, sanatsal üretim bir yana, bu, insan ortaklaşmacılığının doğasıyla derin bir rezonansa girer ve birlikte çalışmak sadece fikir alışverişinin ötesine geçerek; bireysel perspektiflerin, arzuların ve deneyimlerin iç içe geçmesini içerir. Tıpkı kurbağaların ortaklığının üreme yolculuğundaki önemi gibi, sanatsal birliktelikler de karşılıklı desteklerden yararlanır ve bireysel seslerin kolektif yaratıcı vizyona katkıda bulunduğu ortak bir anlatı sunar. Bununla birlikte bu anlayış başarılı ortaklıkların temelinde yatan güveni de gösterir ve partnerlerini kararlılık ve özenle taşıyan kurbağalar gibi, sanatsal iş birlikleri de güveni, karşılıklı bağı ve birbirini destekleme ve taşıma isteğini gerektirir. Sergideki bu riton kaplarından esinlenilen kurbağalar sanatçıları ve küratörleri temsil eden güçlü sembollerdir ve canlı renkler, ortak çalışmalarda karşılaşılan duygusal, psikolojik ve entelektüel zorlukların simgeleri haline gelir.

Öte yandan bu coğrafyanın toprağını 3D yazıcıda kullanarak kendi yüzlerinden kalıp aldıkları ölüm maskları, ölümlü olmaklığın karmaşıklığını keşfetmek için etkili bir metafor olarak kullanılıyor. Öncelikle bu üretim biçimi sanat ile teknolojik ilerlemeler arasındaki kesişimi vurgulamaktadır. 3D baskı, fiziksel formların kopyalanmasına olanak tanıyarak masklara bir özgünlük katmanı ekler ve kendi yüzlerini kalıp olarak kullanarak ve kültürel bir unsur olarak Anadolu toprağını dahil ederek, bireysel kimliği bir tür yer ve tarih duygusuyla iç içe geçirmektedirler. Bu, bizi, somut gerçeklik ile temsil arasındaki sınırları bulanıklaştırarak yaşam, ölüm ve maddi varlık arasındaki ilişki üzerine düşünmeye sevk ediyor. Masklar, ayrıca, sanat tarihindeki “memento mori” (ölümü hatırla) kavramıyla da ilişki kuruyor. Sanatçılar, yaşamın geçiciliği ve kırılganlığıyla bizleri yüzleştirirken, ortak insan deneyimlerini ve doğanın unsurlarına nihai dönüşü hatırlatarak dünyasal olan ile bir bağlantı kuruyor. Bu ölüm masklarında kendi yüzlerini kullanmaları kimliğin doğası, öz-farkındalık ve varoluşun geçici doğası üzerine derin bir sorgulamaya işaret etmektedir ve izleyicilerden kendi ölümlülükleri üzerine düşünmelerini ve fiziksel benliğin geçiciliğiyle yüzleşmelerini isteyen güçlü semboller olarak görülebilir.

Bu edim, yaşamın geçici doğasını kabul ederek güçlü bir biçimde bireyin kendisiyle yüzleşme eylemidir ve ölümlülüğü kucaklayarak, toplumsal tabulara meydan okuyarak ve bu gerçekliği kabullenerek, ölümle ilişkimiz ve fiziksel varlığımızın geçici doğası hakkında etkili bir diyalog geliştiriyorlar.

Sergide disiplinlerarası ve intermedyal olarak birçok çalışma var ve hepsine bu yazıda değinmek gerçekten olası değil – Bu da üretimleri üzerine kapsamlı bir kitap yayını olması gerekliliğinin işaretidir. Ama bitirmeden önce sanatçıların bu sergi için ürettikleri lahit üretimine değinmek istiyorum. Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar’ın çok sevdikleri ve hayat paylaştıkları dört ayaklı arkadaşları Lupo'yu da içine alan lahitle, insan-hayvan bağını vurguladıkları görülmektedir. Hayvanların biliş ve duygularına dair anlayış göz önüne alındığında, bu seçim insanların hayvan dostlarına karşı geliştirebilecekleri duygusal derinlik ve bağlılığın altını çizmektedir ve Lupo'yu lahit tasarımı içinde ölümsüzleştirerek, insan dışı varlıklarla ilişkilerin önemine dair bir diyaloğu teşvik etmektedirler.

Felsefi bir perspektiften bakıldığında, Lupo'nun lahit içine dahil edilmesi yaşam, sevgi ve kaybın ayrılmazlığına işaret ediyor. İnsanlığın ölümle ilişkisine dair geleneksel kavramlara meydan okumakta ve varoluşun anlamı üzerine düşünceler sunmaktalar. Lupo'nun hayatını genellikle insan gömüsüyle ilişkilendirilen bir lahit bağlamında ele alarak, insan ve hayvan deneyimleri arasındaki sınırların yeniden değerlendirilmesini önermekteler. Bir kedinin seçtiği insanlardan birisi olarak, bu dahil edişin aynı zamanda kederin doğası, empati ve türler arası yaşamların birbirine bağlılığı üzerine bir öneri olduğunu düşünüyorum. Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar ölümlülük, sevgi ve ortak deneyimlerimizin karmaşık dokusunu çevreleyen varoluşsal soru(n)larla bizi yüzleştirmektedir.

Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar’ın bu sergiye daha önce birlikte yol aldıkları, naçizane ben de dahil, isimleri de dahil etmeleri, sanatsal ortaklıkların doğasında var olan dinamikler ve incelikler üzerine büyüleyici bir keşif… Farklı disiplinlerin bu birlikteliği, izleyicilere derin ve düşündürücü bir deneyim sunarken, sonuçta sanatsal süreçte işbirliğinin temel rolünü vurguluyor. Sergi aynı zamanda ölümlülük üzerine etkileyici bir sunumu içermektedir ve geleneksel algıları bozarak iç gözlem ve tefekkürü teşvik eder. Yaşamın geçici doğasını vurgularken, yaşayanlar ve ölenler arasındaki boşluğu dolduruyor ve izleyicileri de kendi ölümlülükleriyle yüzleşmeye davet ediyor.

Ahmet, Hakan ve Lupo… Birlikte toplumun ölüm algısına meydan okuyorlar ve insanın sevgi ve bağ kurma kapasitesine dair anlayışımızı derinleştiriyorlar. Geleneksel sanat formlarını teknolojiyle birleştiren sanatçılar, varoluşun karmaşıklığı ve hangi türden olursa olsun hayatımızda ayrılmaz bir yere sahip olanlarla olan ilişkilerimiz üzerine güçlü bir yorum yaratıyorlar. Bize de bu yolculuğa katılmak düşüyor. Daha ne isteyebiliriz ki?

* Dr. Öğr. Üyesi (Altınbaş Üniversitesi, Sanat Tarihçisi), Sanat Eleştirmeni ve Bağımsız Küratör.

İletişim için: firat.arapoglu@gmail.com




Uras Kızıl Nergis Abıyeva

Domaniç Kurbağaları Bize Ne Söylüyor?

“Hikâye ile gerçek anı arasındaki fark,

gerçek deneyimin bir kokusu olması

ve tek bir sonla sarmalanmış olmamasıdır.”[1]

-Nan Goldin

Domaniç Kurbağaları, Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar’ın Bilsart’ta gerçekleşen ‘Rest in Pieces’ adlı duo sergisinin tetikleyicisi olma işlevini görür. Peki, nedir bu Domaniç Kurbağaları’nı sergiye yön verecek kadar özel ve değerli kılan şey?

Kütahya’nın Domaniç ilçesinde yer alan Domaniç Kurbağaları, her yılın Nisan ve Haziran ayları arasında debdebeli bir göç yolculuğuna çıkarlar. Göç yolculuğunun amacı kurbağaların çiftleşme ritüelidir ve bu çiftleşme ritüeli dayanışma esasıyla örülüdür. Dayanışma, dişi kurbağanın erkek kurbağayı sırtına almasıyla başlar. Günlerce sürecek olan birliktelikleri Palazoğlu göletine kadar devam eder. Palazoğlu göleti varılan son noktadır ve bir sonraki mevsimin gelişinin de habercisidir.

Peki, Domaniç Kurbağaları’nın varlığına dair mevcut bilgimizin kaynağı nedir? Domaniç Kurbağaları’na dair bilgimizin kaynağı bir rastlantı ve denk geliş hikâyesidir. Kurbağalar ilk kez, 2007 yılında Domaniç’in İnegöl-Domaniç yolunda Kocadağ Orman İşletmesi deposuna yakın olan bölgede yer alan göletin çevresinde görüntülenirler.[2] Kurbağaların bölgedeki varlığı bizim bilgimizin dışında hep devam etse de, fark edilmeleri ve onlara dair bir araştırmanın başlanması 2007’ye tarihlenir: Farkındalık ve eyleme geçmenin tarihi olarak.

Bu rastlantısal denk geliş hikâyesi 1989 yılına uzanır ve daha farklı bir mahiyete bürünür. 1989 yılında Seyitömer Höyüğü’nde başlayan ve Erken Tunç Çağı’na ait tapınakta yapılan bir kazıda sunak kapları [Ryhton] bulunur.[3] İşin enterasan tarafı, 5 bin yıl öncesine tarihlenen bu kapların, Domaniç Kurbağaları’na benzer şekilde bir kurbağanın diğer kurbağayı taşır vaziyette yapılmış olmasıdır.

Kurbağaların rastlantı ve denk geliş hikâyesine süreç içerisinde Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar da eklemlenir. İkilinin kurbağalarla yolunun kesişmesine vesile olan olay, 2014 tarihli Arkeoloji ve Sanat dergisinde karşılaştıkları kurbağa rython kaplarına dair bir makaledir.[4] Buradan hareketle, ikili sergilerinin kavramsal çerçevesinin bir parçası olarak arkeolojik veri toplama amacıyla Tavşanlı Höyük yolculuğuna çıkarlar.[5] Yolculuk tıpkı Domaniç Kurbağaları’nda olduğu gibi bir el-verme hikâyesinin fitilini ateşler. İkilinin koleksiyoneri ve dostları olan Aylin Alpüstün, aracıyla Ekici ve Sorar’ı kazı alanına “taşır” ve Taşvanlı Höyük’ün gönüllü kazı çalışmalarına katılırlar. Böylece, kuir arkeoloji temelli bir serginin tohumları burada atılır.

Bu kurbağaların sunak kabına nakşedilmesine dair hakikât oldukça muğlaktır. Arkeolojik veriler ve bilimsel araştırmalar, 5 bin yıl önceye dayanan sunak kaplarının yapılma amacının bölgedeki insanların bu kurbağaları kutsal olarak atfetmesiyle açıklıyor. Ancak bu türden tanrısal bir benzetmenin bu kurbağaların varlık sebebini açıklamaya yeterli olduğu söylenebilir mi? Yoksa, kurbağaların sunak kaplarının üzerindeki varlığının nedeninin bilimsel bilginin ötesinde bir mahiyeti olduğunu söylemek mümkün olamaz mı? Dayanışmayı esas alan bir düşünce, insan sonrası bilgi üretiminden çok önceleri sezgisel olarak kendini göstermiş olabilir mi? Dönemin insanlarının bir içtepi [impulse] geliştirmiş olması düşünülemez mi? Ya da insanların, insan-olmayanlardan referansla bazı davranışları eylemsel ve etik olarak onlardan almış olması beklenilemez mi? Genel kanının kurbağaları kutsal kabul ediyor olması elbette ki verili bir bilgidir. Kurbağaların sunak kaplarına eklemlenmesi bilinen bilgimizin dışında pragmatik bir amaca hizmet etmiyor olabilir. Birlikte oluş pekâlâ temel itki halini alabilir.


Hakikât her ne olursa olsun kurbağaların varlığı, bizi onlar aracılığıyla ve onlarla birlikte düşünmeye itiyor. Beraber düşünme ve yürüme arkeolojik bir nesne olarak kurbağalarla karşılaşma halinde açığa çıkıyor. Birlikte düşünme ve yürüme ihtimali, insan sonrası bilgi ve etik sistemimizin yeni temellerini oluşturuyor. Bunun izlerini Domaniç’te de görebiliyoruz.

Kurbağaların karayolunu kullanarak yolun karşısına geçmelerinden dolayı ezilme tehlikesi yaşadıkları fark edilir edilmez, Domaniç Kaymakamlığı tarafından yoldan geçen araçların dikkatli olması için “Kurbağaların Geçit Yolu” tabelası asılır.[6] Uyarı amaçlı bir tabelanın asılması aynı zamanda düşünme biçimimizin insan olmayana doğru genişlemeye başladığının da bir göstergesidir.

İnsan olmayan tarafını terk edip insan merkezci bir perspektiften bakacak olursak da yine durum değişmez. Kurbağalar büyük baş hayvan ya da en azından köpek, geyik türünde bir canlı olmadığı için insana veya araçlara da zarar vermesi düşünülemez. Dolayısıyla bu noktada insan merkezci bir düşünceyle hareket edildiğini söylemek mümkün değildir. Buradan hareketle doğrudan kurbağa eko-sistemini korumanın amaçlandığı anlaşılır. George Orwell’ın meşhur kitabı Hayvan Çiftliği’ndeki hayvanlar arası hiyerarşi tespiti Domaniç Kurbağaları için geçerliliğini yitirmiştir. Hiyerarşik düzlemin insanın değil, insan olmayanların yararına dair yapıbozumuna uğratılması, insan olmayanlarla birlikte yaşadığımız farkındalığının göz ardı edilemeyeceğinin de bir göstergesidir.

Ayrıca, Ahmet ve Hakan’ın sergi için gerçekleştirdikleri Species Holofan Hologram tabelası da hem nesne olarak bölgedeki tabelaya hem de kurbağalara bir saygı duruşu niteliği taşır.[7]

Peki insan olmayana dair farkındalığın Domaniç Kurbağaları özelinde oluşmasının temel sebebi ne olabilir? Burada iki temel belirleyenden söz etmek mümkün: Bunlardan ilki tarihsel bağlam; ikincisi ise kurbağaların dayanışmaya dair eyleyici tavırları. Tarihsel bağlam, 1989 yılında başlayan kazıda bulunan rython tipindeki kaplardır. Bu sunak kapları yaklaşık 5 bin yıl öncesine tarihlenir. Kapları diğer kaplardan ayıran en önemli şey Domaniç Kurbağaları’na referans veren ve kapların mevcut formu haline gelen birbirini taşıyan kurbağa figürüdür. Figürlerin formu, Domaniç Kurbağaları’nın günümüzdeki ritüellerine benzer şekilde birbirilerini sırtlar şekilde oluşturulmuştur. Kurbağaların arkeolojik bir nesne olarak varlığı hem onları bugüne taşıyan şey hem de gerçekliklerini tesis eden bir dayanaktır. Kurbağaların tarihsel bağlamı, nesne olarak mevcudiyetleridir. Ayrıca sunak kaplarına nakşedilen bu tarihi izler, Domaniç Kurbağaları’nın özgünlüğüne dair bir göstergedir. Tüm veriler Domaniç Kurbağaları’nın bilgi üretimine doğrudan ya da dolaylı yoldan katkılarını gözler önüne serer. Domaniç Kurbağaları’nın beklenmedik bir şekilde birbirlerini taşıma eylemlemleri onlara görünürlük kazandırmıştır. Oysa, farklı bir senaryoda Domaniç Kurbağaları’nın 5 bin yıl içerisinde türü tükenmiş de olabilirdi. Böylece onların gerçekliklerine dair bilgimiz -tüm arkeolojik referansa rağmen- sadece bir spekülasyondan ibaret olarak kalırdı. Dolayısıyla arkeolojik nesne olarak sunak kapları, kurbağaları somutlaştırma işlevi görür ve onları araştırma nesnesi statüsüne sokar.

Bir diğer yandan, 1989 yılında başlayan kazı olmasaydı da kurbağalar ilgi çekici olma niteliğini yitirmezdi. Kurbağaların dayanışma temelli davranışları onları ilgi çekici ve spekülatif yapmaya yeterlidir. Ancak her iki belirleyenin de varlığı (tarihsel bağlam ve kurbağaların yaşamsal faaliyetleri) bilimsel bilgiye spekülatif yaklaşma eğilimini kuvvetlendiriyor. Anna Lowenhaupt Tsing deyimiyle “hikâyeler dinlemek ve anlatmak da bir yöntemdir”.[8] Bu ifade bilimsel bilginin tek gerçeklik olmayı terk etmeye başladığı günümüzde, sözlü tarih çalışmalarının ve spekülatif bilginin öneminin altını çizer. Ahmet ve Hakan’ın ‘Rest in Pieces’ sergisi de mutlak bir hakikâtten hareketle spekülatif bir anlatıya doğru evrilir. Gerçeklik, sergiye eklemlenen çok sayıda iştirakçiyle yeni anlatılar oluşturur. İkilinin sanat üretiminde yolunun kesiştiği çok sayıda kültür-sanat profesyonellerinden serginin kavram yelpazesiyle ve kendi yolculuklarıyla örütüşecek metinler talep etmesi de bu ortak üretimin bir parçasıdır.

Böylece birbirinden farklı metinler veya parçalar tıpkı arkeolojik buluntular gibi bir araya gelerek toplamından fazlasını -öbekleşmeler- oluşturabilecektir. Parçaların bir araya gelerek nasıl olur da toplamından fazlasını oluşturuyor sorusunun cevabı ise insan veya insan olmayan bir başkasıyla kurulan dayanışmada saklıdır. ‘Rest in Pieces’ bir iz bırakma, izin peşine düşme hikâyesidir. İkili, arkeolog edasıyla ‘şeylerin’ izini sürerler. Tam da bu noktada, bir tür pozisyon/konum değişikliğinden söz edilebilir. Ahmet ve Hakan sanatçı oluşlarını bir kenara bırakarak, arkeolog rolüne bürünürler. Bu tür bir yer değiştirme [changing-position], insan sonrası bilgide daha etik, epistemolojik ve ontolojik bir yaklaşıma ve ortak üretime alan açmak için kaçınılmazdır. Günümüzde de sanat giderek ortak üretim [co-production] olmaya başlar. Bu ortak üretim daha etik-ontolojik-epistemolojik [ethico-onto-epistemology] bir alana doğru kayar. Farklı disiplinlerin tek bir sanatsal teşebbüs için ortak üretime katkıda bulundukları bir düşünme biçimine doğru… Ahmet ve Hakan’ın sergi sürecine dahil ettikleri çeşitli disiplinlerden gelen yazarlar, koleksiyonerler, arkeologlar, müzeologlar, mimarlar, zanaatçılar ve çeşitli insan-olmayan şeyler ve unsurlar [teknolojik aygıtlar] bu ortak üretimin birer eyleyini ve parçası haline gelir. Ahmet ve Hakan’ın çok sayıda iştirakçiye alan açması bir tür geri çekilmeyle [withdrawal] mümkün olur. Ayıca bu “iz bırakma” durumu sanat yapıtlarında da hissedilir. Ellerden ve kendilerinden oluşan izler, yapay zekâ bir görseli 3D bir nesneye dönüştürmenin ve makinenin izlerini taşır. Bunlar, imgelerin ve nesnelerin teknolojiyle dolayımındaki izlerini görünür kılar. Makine (3D printer) bir yapay zeka olarak bu noktada imge üretimine katkıda bulunur ve nesneler üzerinde kendi izini bırakır. İnsan olmayan olarak makine kendi imgelemini bıraktığı izlerle duyumsatır. İzleyici de 2 boyutlu bir nesnenin 3D biçimine bürünmesinin yolculuğuna dahil olur.

Ahmet ve Hakan ikilisi sergi için hazırladıkları taslakta şu soruyu sorarlar: “Bir kavramı nesne haline getirme biçimleri beraber nasıl harmanlanır?[9]” Günümüzde yeni materyalizm gibi düşünce setleri insanın maddeye -ve nesneye- dair ötekileştirici tavrını güncel tartışmaların merkezine taşır. Madde, tüm verili anlamlarının dışında ve ötesinde canlı birer eyleyen olarak düşünülür. Ahmet ile Hakan’ın “nesne haline getirme” sorusunun cevabı kesinlikle Domaniç Kurbağaları’nda saklıdır. Kurbağalar istemsizce bizi kendi alanlarına doğru çekerler. Bu davetkâr tavırları birlikte eyleme süreçlerinin öğreticiliğiyle ilgilidir. İkili de, buradan hareketle, düşüncenin güzergâhını insan-olmayan unsurlara doğru kırar. Tüm bu denklemde, Domaniç Kurbağaları insan olmayan olarak düşünce üretiminin en değerli halkası olma neliğini üstlenir. ‘Rest in Pieces’ sergisi çeşitli ilişkiler ağının dolanık bir şekilde örülmesi sonucu açığa çıkar. Tüm dolanıklılık içerisinde görmezden gelinen insan olmayan ötekiyi görünür kılma istediğinden söz edilebilir. Örneğin sergide yer alan ve 3D ile taranmış seramik parçalar buna bir örnektir. Tavşanlı Höyük’te çıkarılan kırılmış seramik parçalar ilk önce kayıt altına alınır, daha sonra bir bütünlüğe sahip olmamasından ötürü müzede sergilenmeye değer görülmez. Böylece sergilenmeye değerli görülmeyen buluntu seramik parçalar tekrar kazı alanına gömülmek üzere ıskartaya ayrılır. Ekici ve Sorar ise değersiz görülen ve görmezden gelinen

insan olmayan ötekiyi serginin bir parçası yapar. Kırık seramikler, serginin değer bağlamını tesis eder.

Kurbağaların çiftler halindeki hareketi, Ahmet ve Hakan’ın sanat ve yaşam pratiğinde de gözlemlenen bir durumdur. Kurbağaların debdebeli yolculuğu, Ahmet ve Hakan ikilisinin birlikte üstlendikleri uzun ve meşakkatli yolculuk için de geçerlidir. İkilinin birlikte düşünme pratiğinin başladığı tarih 2017 yılına uzanır. Bu, aynı zamanda ikilinin partner olmaya başladığı tarihtir. Birlikte oluş ve birlikte düşünme pratiklerinin üretimsel çıktısı ise 2021 tarihinde Fırat Arapoğlu ve Gary Sangster küratörlüğünde gerçekleşen ‘Aşıklı Höyük: Kazı İzleri’ sergisindeki ortak üretimleriyle zuhur eder.

Domaniç Kurbağaları’nın varlığı ilginç bir şekilde yokluğu da duyumsatır. Dayanışma esasına dayalı bu yolculuğun tek başına yapılması mümkün değildir. Biyokimyager Kenneth Storey göre birbirinin üstüne binen kurbağaların dışarıdan bir müdahaleyle ayrılması durumunda, yolculuk kesintiye uğrayacaktır.[10] Çünkü kurbağalar çiftleşme içerisinde değillerse, ilerlemeleri için de hiçbir neden kalmamış demektir. Kurbağalar için esas olan birlikte üretimdir. Ahmet ve Hakan da aynı itki ile 2017 tarihinden itibaren birlikte üretime ve düşünceye önem vermektedirler. ‘Rest in Pieces’ için çıktıkları yolculuk, tıpkı Storey’in de altını çizdiği üzere, bir diğeri olmaksızın düşünülemez. İsmiyle müsemma [Rest in Pieces] sergisi, ironi temelli bir mahiyete sahiptir. “Huzurla uyu” gibi bir anlama gelen bu kelime ölümden sonra söylene gelir. Ancak sergi üstlendiği tüm dinamikleriyle birlikte kelimenin verili anlamını yapıbozuma uğratır. ‘Rest in Pieces’ kelime olarak ölü ve cansız olduğu düşünülen şeyleri imlemesine ve geçmişi refere etmesine rağmen, kelimenin sergiyle birlikte üstlendiği yeni anlamı son derece canlı ve şimdiyle özdeştir. Kelimeye gömülü parçalar [pieces] ise tüm sürecin adeta bir aynasıdır. Romantizimden itibaren aşina olduğumuz ironi yapma biçimi, esasında bir direnme sanatıdır. Görmezden gelinene, ötekileştirilene, değişmez olana karşı direnç göstererek yeni olasılıkların ve eleştirel olma biçimlerinin kapısını aralar. Aynı zamanda ironi yapma bir tür hayatta kalma ısrarının göstergesidir. Ekici ve Sorar da hayatta kalmanın yolunun farklarıyla birlikte durmakla ve dayanışmayla mümkün olabileceğini gösterirler.

Not: Bu katalog metni, Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar tarafından Uras Kızıl’a ve Nergis Abıyeva’ya sipariş edilmiş, Uras Kızıl tarafından kaleme alınmıştır. Abıyeva, duygulanım ve hayranlık içinde okuduğu metnin bütünlüğünü hiçbir şekilde bozmak istememiş, yalnızca metnin tashihini yapmış ve yazarına onu bu seferlik sırtında taşıdığı için sonsuz şükran duymuştur.

Kaynakça:

[1] Laura Poitras, All the Beauty and the Bloodshed, documentary, 2022.

[2]Kütahyanın Sesi, Domaniç Kurbağaları Araştırmacı Bekliyor, https://www.kutahyaninsesi.com/haber/15316117/domanic-kurbagalari-arastirmaci-bekliyor#google_vignette Erişim tarihi: 05.10.2023.

[3] Nezih Başgelen, Şaşırtıcı Bulgularıyla Bir Kurtarma Projesi: Kütahya– Seyitömer Höyüğü Kazısı ve Geleceği, Arkeoloji ve Sanat dergisi, 142. sayı, 2014 (Eylül-Aralık), s. 7.

[4] Ahmet Rüstem Ekici 2014 tarihli Arkeoloji ve Sanat (Eylül-Aralık, sayı: 147) dergisini tahminen 2019 yılında aldıklarını belirttir. Ahmet Rüstem Ekici, sözlü tarih, 10 Kasım 2023.

[5] Ahmet Rüstem Ekici, Domaniç Kurbağaları’na ait sunak kaplarının Seyitömer Höyüğü’nde bulunduğu için ilk önce bu bölgenin izini sürmek istediklerini, ancak bölgenin özel bir alan olduğu için ve aynı zamanda da linyit işletmesi rezerv sahası olması nedeniyle vazgeçtiklerini söyler. Ahmet Rüstem Ekici, sözlü tarih, 10 Kasım 2023.

[6]Ömer Faruk Dinçel, Domaniç Ormanlarında Kurbağa Göçü, https://omerfarukdincel.wixsite.com/dogavegezi/single-post/2015/07/11/domani%C3%A7-ormanlar%C4%B1nda-kurba%C4%9Fa-g%C3%B6%C3%A7%C3%BC Erişim tarihi: 10.10.2023.

[7] Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar’la gerçekleştirilen görüşmede, kurbağaların geçiş yolundan 4 kez geçmelerine rağmen söz konusu tabelayı göremediklerini söylediler. Bu bilgi, tabelanın doğal afet ya da başka bir sebepten ötürü [vandalizm] yerinden edilmiş olabileceği şüphesini doğurmaktadır. Hatta, sergi için yeniden ele aldıkları tabela imgesini de var olduğu söylenen tabelaya göndermede bulunması amacıyla yaptıklarının altını çizerler. Tabelanın akıbetini netleştirmek amacıyla bu metnin yazıldığı esnada Domaniç Kaymakamlığı’yla Ahmet Rüstem Ekici iletişime geçmiş ve yanıt beklenmektedir.

[8] Anna Lowenhaupt Tsing, Dünyanın Sonundaki Mantar: Kapitalizmin Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine, (E. Gökyaran Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2023, s. 57.

[9] Ahmet Rüstem Ekici, Hakan Sorar, sergi taslağı, 2023.

[10]Kütahyanın Sesi, Domaniç Kurbağaları Araştırmacı Bekliyor, https://www.kutahyaninsesi.com/haber/15316117/domanic-kurbagalari-arastirmaci-bekliyor#google_vignette Erişim tarihi: 05.10.2023.




Ahmet Rüstem

Hititçe Bir Çeviri Deneyimi ile Dijital Sanat Arasında Nasıl Bir Bağ Olabilir?

Prof. Dr. Erkan Fidan'ın kazı başkanlığında, Tavşanlı Höyük Kazı Evi gönüllü çalışma misafirliğimiz sırasında, arkeologlar ve Hititolog Sezer Seçer ile yaptığımız derinlemesine sohbetler, geçmişin dillerini ve kültürlerini anlamamızda değerli bir fırsat sundu. Bu süreçte, ChatGPT 4 kullanarak yazdığımız bir mezar taşı şiirini Hititçe'ye çevirmek istediğimizde, örneğin mezar taşı gibi günümüzde kullandığımız bazı kelimelerin eski dilde karşılıklarının olmadığını öğrendik. Bu deneyim, dil ve kültürler arasındaki etkileşimin tarihin her döneminde nasıl hayati bir rol oynadığını ve iletişimin evrensel doğasının altını çizdi.

Bu tarihsel bağlamda, dijital sanatın tarihine ve doğasına dair bir benzerlik var. İnsanlık, mağara duvarlarındaki izlerinden, günümüzün artırılmış gerçeklik ve yapay zekâ teknolojilerine kadar uzanan geniş bir yaratıcılık spektrumunu deneyimlemeye devam ediyor. 1950'lerden bugüne, Ivan Sutherland, Ben F. Laposky, John Whitney, Frieder Nake, Lillian Schwartz gibi nice isimler, bu spektrumun aşamalarını şekillendirdiler. Bu sanatçıların eserleri, basit grafiklerden karmaşık 3D animasyonlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı ve dijital araçlarla sanatın sınırlarını zorladı. Yüzeylere bıraktığımız izler gibi sanal düzlem ve katmanlar üzerinde yapılan her araştırma ve deney beraberinde yenilikleri getirdi.

Ancak, dijital sanat eserlerinin ve onları yaratan teknolojilerin zaman içinde erişilemez hale gelmesi, dijital sanatın geçici ve kırılgan doğasını da ortaya koyabiliyor. Dijital sanat, sürekli bir dönüşüm ve evrim içindedir, ve tıpkı günümüzde kullanılmayan diller gibi bu formda sergilenen eserlerin geçerlilikleri, kapasiteleri üzerine yeniden düşünmeliyiz. Her yeni teknolojik gelişme, dijital sanatın ifade biçimlerini ve estetiğini yeniden şekillendiriyor ve bu süreç, sanatın sadece bir anlatım biçimi olmanın ötesinde, teknolojik ve kültürel dönüşümlerin bir yansıması olduğunu gösteriyor. Sadece son 100 yılın teknolojik araçlarına baktığımızda günümüzde hangilerine ulaşabiliyor, çalıştırabiliyoruz gibi sorular bu cihazlarla üretilen verilerin formatlar arası dönüşümü ile mümkün olabiliyor. Kısaca günümüzde çalıştıramadığımız bir çok eser ve deneyim tıpkı performans sanatları veya arşivlenmiş diğer formlar gibi başka araçların, dillerin yardımı ile mümkün olabiliyor.

Dijital sanatın geleceği, bu dinamik evrimle birlikte, sürdürülebilirliği ve korunması konusunda önemli soruları gündeme getiriyor. Artırılmış gerçeklik ve yapay zekâ gibi yeni teknolojiler, dijital sanatın algılanma biçimini nasıl dönüştürebilir ve eski eserlerin bugünün izleyicileri için yeniden canlandırılmasını nasıl sağlayabilir? Bu teknolojik yenilikler, dijital sanatın geçmişini keşfetme ve geleceğe taşıma sürecinde kritik bir rol oynayabilir.

Sonuç olarak, Tavşanlı Höyük kazılarındaki sohbetlerimiz ve Hititçe çeviri deneyimimiz, dijital sanatın anlamını ve evrimini yeniden sorgulamamız üzerine bize değerli bir perspektif sağladı. Günümüzde diller yok olmaya devam ederken dijital yazılımlar ve araçlar dosya formatı geçişleri ile birbirleri arasındaki iletişimi ve bağ kurma yaplarını güçlendirmekte. Arkeolojiye hizmet eden dijital araçlar, geçmişin mirası ve geleceğin yenilikleri arasında bir köprü kurarak, bilimin, sanatın ve teknolojinin birbirini nasıl etkilediğini, dönüştürdüğünü ve zenginleştirdiğini gösteriyor.




Cansu Sönmez

Bir Maceranın İz Düşümü

Çok büyük bir beceri; bir düşünceyi heyecanla sunup, o heyecanın peşinde sürüklenen bir kitle yaratmak! Serginin açılmasına günler kaldı, birlikte endişe ediyor, birlikte koşturuyoruz. Bu kapsayıcı tavır bugünün (bazı) sanatçılarına has belki de. En başından en sonuna maddi manevi destek veren herkesi kucaklayan bu paylaşımcı ruh, serginin konusuyla da örtüşmekte. Eşini sırtında taşıyan kurbağa, duo olmanın, sevgili, arkadaş, dost olmanın birbirini sırtlanmanın çok güzel bir metaforu. Çok sevdiğim İnto The Wild filminden sıklıkla alıntıladığım bir cümle var:

“Yalnızca hayallerinin peşinden koşan insanlar için hayat farklı bir anlama sahiptir.”

Hayatı sanat ile yaşanılır kılmak, tutku ile araştırmak, sunmak ve paylaşmak tüm bunlar hayallerinin peşinden gidenlerin içinde var olan özelliklerdendir. İşini aşkla yapan insan sadece dostunu değil binbir şeyi sırtına alır da ağır gelmez. Sonuçta hiçbir aşk pür mutluluk değildir. İnsan tutkusu için çile çekmeyi göze alır. Merakın getirdiği sorunların, dilsel ve görsel ortaya çıkmasının verdiği tatmin çok uzun sürmese de çekilen çileyi silmeye yeter. Ahmet Rüstem ve Hakan’ın şahit olduğum bu serüvenlerinde güzel anılar biriktirdik. Eskişehir’den Domaniç’e gitmeye çalıştığımız ilk sefer Mayıs ayının 7’si idi ve yoğun bir sis altında kaldık. Görüşümüzün sıfıra indiği yavaş yavaş ilerlediğimiz değişik bir yolculuk deneyimi sonucu Palazoğlu Göletini göremedik. Bu başarısız girişimden sonra onlar alanı başka bir zaman diliminde yeniden gidip araştırdılar. 29 Ağustos’ta tekrar beraber yola çıktık ve gönüllülük projesi ile Tavşanlı Höyük’teki kazı alanına gittik. Sabah sıcak bastırmadan kazı alanını gördük ve öğlen kazı evinde uzun süre önemli önemsiz tüm parçalar Ahmet ve Hakan’ın elinden geçti. Tüm parçalar sorgulandı, tarandı, incelendi. Akşam ise kazı evi bahçesinin serinliğinde oturduk. Kazı başkanı Erkan Fidan ve Hititolog Sezer Seçer ile gece yarısına kadar süren muhabbetler oldu. Hakan da Ahmet de bitmeyen enerjileriyle tüm çıkarımlarını tartışmaya sundular. Kazı alanından gideceğimiz saniyeye kadar olan tüm süre dolu dolu bir incelemeyle geçti. Bolca meşhur Tepecik dondurması tükettiğimizi söylemeden olmaz. Dönüş yolunda Oylat Mağarası’na gittik. İçeride çocuklar gibi eğlenirken doğanın bizi büyülediği her anı kaydetme güdüsü içindeydik. Doğanın sonsuz sanatı karşısında onu taklit etmek ve ona eklemeye çalışma arzusu neden bu kadar vazgeçilmez bir dürtüdür? Bugün Hakan ve Ahmet Rüstem’in çalışmalarında da var olan mimikri yok olmaya yüz tutmuş insan dışı türlerin görünür kılınmasını sağlamak adına bir savunma yöntemi olarak da değerlendirilebilir. Bu araştırmalardaki insanlık tarihine olan tutku ve ilksel edimleri deneyimleyerek yeni araçlarla yeniden yorumlamak ise varoluşumuzdaki anlam arayışında sanatın, bedenin, cinsiyetin nasıl şekillendiğini derinlemesine öğrenmek yatıyor. Bu öğrenmelerin yanı sıra politik tarihi sürecin bize göstermediği kısımların izlerini sürüyorlar.

Keyifli yolculuk anılarımızda iki sanatçı dostumdan da çok şey öğrendim. Bu sergi kendi anlatısının dışında benim için kurbağalar, arkeoloji, kırık toprak kaplar, sisler, mağaralar, dondurmalar, birçok insanlık tarihi bilgisi ve hayallerinin peşinden koşan iki insanın coşkusuna dair bir dolu maceranın iz düşümüdür.




Feride İkiz

Kurbağaların Ayak İzlerinin Peşinde:Yolun ve Zamanın Arkeolojisi

İlham hep de beklenmedik yerlerden gelmez mi? Zaman ve mekânın kesişiminde, doğanın sırlarını keşfeden bir çift kurbağanın yolculuğu gibi. Sanatın sınırlarını zorlayan bir sanatçı ikilisi, yaratıcılıklarını doğanın kusursuz döngülerinden alarak, çağdaş bir sergi için benzersiz bir hikâyeden yola çıkıyorlar. Anadolu'nun zengin arkeolojik geçmişiyle beslenen bu projede, türünün devamı için en elzem şey olan üreme fonksiyonunu gerçekleştirmek için, erkeğini sırtında taşıyarak uzun bir yola çıkan dişi kurbağaların izlediği eşsiz bir yolculuğun ayak izlerini takip ediyorlar. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir birleşimi değil; aynı zamanda birlikte yürümenin, yola çıkmanın ve birlikte var olmanın gücünü de temsil ediyor.

Kurbağaların izlediği yol sadece çamurda değil, aynı zamanda tarih sayfalarında da derin bir iz bırakıyor. Anadolu'nun zengin arkeolojik dokusundan esinlenen sanatçı ikilisi bu anlatıda zamanın dokusunu keşfe çıkıyor ve doğanın yaratıcılığını dijital dünyayla buluşturuyor. Serginin içsel anlamı, insanın doğayla kurduğu bağın yanı sıra, geçmişten bugüne uzanan izlerin değerini vurguluyor. Yoldaşlık, iz bırakma ve arkeolojiye dair bu derin düşünceler, sanatın sadece estetik bir deneyim olmanın ötesinde bir anlam taşıdığını gösteriyor.

Ahmet Rüstem Ekici ile Hakan Sorar sanatçı ikilisi olarak yarattıkları eserlerle sadece sergi alanını değil, izleyicilerin düşünce dünyasını da dönüştürüyor. Onların eserleri, birlikte yürümenin, iz bırakmanın ve geçmişle bugünü birleştirmenin önemini bir kez daha hatırlatıyor. Sanat, geçmişin izlerini takip ederek geleceği inşa etmeye devam ediyor. Bu sergi, bu izleri takip etmeye ve birlikte keşfetmeye bizi davet ediyor. Yolun sonunda bırakılan izleri bulmak ve paylaşmak için beklenen an, bu serginin eşsiz dünyasında sizi bekliyor. Anadolu’nun tarihi, kültürel ve doğal zenginliklerle dolu coğrafyasından gelen biri olarak, bu serginin hikâyesi beni derinden etkiledi.

Modern çağda kimi zaman arabaların ezip geçtiği ve fark etmediği kurbağaların pes etmeden her sene aynı dönemde yola çıkması ve bu yolculuğu tamamlayan türdeşleri ile varlıklarını sürdürmeye devam etmeleri, Anadolu insanı olarak özgürlüğümüz, adalet ve doğa için mücadeleden vazgeçmeye hakkımız olmadığını bana hatırlattı. Hoş bir rastlantı eseri haberim olan bu sergi projesini sanatçılardan dinlerken ne kadar kıymetli bir meslek icra ettiklerini düşündüm. Sanat, zaman içindeki izleri keşfetme ve derinliklere inme arzusuyla doğar. Hikâyelerini dinlerken fark ettim ki sanatçılar yolda giden kaplumbağalar gibi engellerle dolu bir dünyada yaratıcılıklarını sergilemeye kararlı bir şekilde ilerliyorlar.

Beni bu yazıyı yazmaya davet ederek bu kararlı yolculuklarına eşlik etmeme müsaade ettiler. Bu sergi, sanatın engelleri aşma gücünü ve birlikte yaratmanın ve üretmenin değerini kutluyor.

Feride İkiz, Koleksiyoner 14 Kasım 2023




Arda Bülbül

Kuir Arkeoloji Mümkün mü?

Antik Çağ kültürlerinde gerek orta/üst sınıfın maddi kalıntıları olsun gerekse yazılı metinler olsun günümüzden çok da farklı olmayarak oldukça ayrımcı, fobik ve saldırgan bir içeriktedir. Özellikle antik metinlerde genellikle Attika’da yaşayan yazarlar tarafından kadınların ‘gereksiz masraf oldukları’, ‘erkekleri baştan çıkardıkları’ ve ‘tehlikeli oldukları’ sıklıkla yazılmıştır.

Kuir, temelinde cinsiyet kimliği, cinsel yönelim, din, dil, etnisite, renk, sınıf, sakatlık gibi varoluşlara yapılan etiketleme çabalarına karşı kimliksizleşme politikası olarak ortaya çıkmıştır. Genel bir tanımı olmadığı gibi doğası gereği de tanımlanamaz. Dolayısıyla yeniden inşa etmek üzerine değil var olanı yıkmak ve yerine yeni bir şey koymamak üzerine yoğunlaşmaktadır. Ancak söz konusu teori, pratikte yer bulmaya çalıştığında kendini sürekli yenileyen gittikçe karmaşıklaşarak içinden çıkılmaz bir düğüm haline dönüşen LGBTİ+ tanımlamalar için bir çıkış yolu olmuştur. Sonucunda LGBTİ+, aktivistler tarafından sahiplenilmiş dolayısıyla cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim konularını kapsar hale gelmiştir.

BAŞLARKEN

Söz konusu teorinin toplumdaki karşılığı artık adeta LGBTİ+ kapsayıcı mekanlar, akışkan kimlikler, LGBTİ+ bireylerin kendi yarattıkları güvenli alanlar ve daha birçok şey için bir tanım haline gelmiştir. Böylelikle kuir kuramın ortaya çıkışındaki tanımlanamaz ve/veya kimliklendirilemez olgusu toplumsal pratikte ortadan kalkmış ve özünün aksine bireyin kendini kimliklendirmesinde veya mekanların tanımlanmasında kolaylık sağlayan bir terim haline dönüşmüştür.Dönem itibariyle hakaretten çıkarılıp sahiplenilmeye çalışılırken istemeden kimlik olarak benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Burada özellikle dikkat çekilmesi gereken manifestonun başlığında yer alan “we are queer, we are here” (kuiriz, buradayız) söylemi doğrudan kimlik olarak kuiri üzerine almaktır.

Arkeolojide ise görece yaygınlaşan feminist arkeoloji çalışmalarının ardından toplumsal cinsiyet arkeolojisi çalışmaları gündeme gelmiştir. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının artık neredeyse bölünmez bir parçası haline dönüşmüş olan kuir kuram çalışmaları da beraberinde arkeoloji disiplininin içine dahil olmuştur. Hal böyleyken arkeolojik çalışmalar da yukarıda bahsi geçen karmaşıklıklar doğrultusunda şekillenmiş ve “kuirleşme” çabası ile Antik Çağ’a tekrardan bakılmaya çalışılmıştır. Burada arkeoloji disiplinindeki kuirleşme üzerine belli bir takım temel sorular akla gelmektedir:

1- Kuiri nasıl ele alacağız? Kendi doğası halinde mi yoksa toplumsal pratikte yer aldığı gibi mi? Yani kimliksizleşme mi LGBTİ+ politikaları üzerinden mi?

2- Tarih kuirleşebilir mi? Yaşanmış bir süreç ve bunun maddi kültür kalıntıları kuirleşebilir mi?

Burada bahsi geçen sorulara çok kolay olmamakla beraber temel çalışma alanını kuir teori üzerinden değil de arkeoloji disiplini üzerinden götürürsek açıklamalar daha anlaşılır olacaktır.

ANTİK ÇAĞ YAZININA BAKIŞ

Antik Çağ kültürlerinde gerek orta/üst sınıfın maddi kalıntıları olsun gerekse yazılı metinler olsun günümüzden çok da farklı olmayarak oldukça ayrımcı, fobik ve saldırgan bir içeriktedir. Özellikle antik metinlerde genellikle Attika’da yaşayan yazarlar tarafından kadınların gereksiz masraf oldukları, erkekleri baştan çıkardıkları ve tehlikeli oldukları sıklıkla yazılmıştır. Köleler hakkında ise kadınlar ve öküzlerle eş oldukları ancak bir vatandaşın bunlara sahip olduğu takdirde aristokrat bir erkek/Atinalı bir vatandaş olabilecekleri gibi söylemlerde bulunuluyordu.

Bunun yanı sıra mültecilerle ilgili, akıllarının çalışmadığı ve ancak kölelik gibi mesleklerde yer alabileceklerini; Hellence konuşmayan yabancı halklar için ise barbar oldukları, bir kültürlerinin olmadığı ancak eğitilebilecek halde olduklarını; Hellence konuşulan ancak diyalektiği beğenilmeyen halklar için ise ’sesi köpek gibi’ tarzında benzetmelerle dalga geçilecek söylemlerde bulunuluyordu. Bu doğrultuda Antik Çağ yazarlarının diline günümüz teorileri ile yaklaşılabilir ve dillerinin kullanım şekli politik bir biçimde eleştirilebilir. Ancak bu sadece edebi metinlerin eleştirel bir çözümlemesi olur. Çünkü yazarlar için kendi çağlarında karşıt bir söylem üretilmemiştir ve yapılan modern çalışmalar yargı dağıtır hale gelirse çalışmanın niteliği anakronizme sürüklenmekten kurtulamaz.

CİNSİYETSİZ Mİ? CİNSİYETİ BELİRTİLMEMİŞ Mİ?

Maddi kültüre baktığımızda ise özellikle toplumsal cinsiyet/kuir çalışmalarında bazı figürinler ve duvar resimlerindeki figürler için cinsiyetsiz olduğu, bazı figürinlerin kadını temsil ettiği için “ana tanrıça” olarak yorumlandığı hatta bu figürinlerin anaerkil toplumsal yaşama dair işaretler olduğu yorumları yapılmıştır. Bunun en yaygın örneğini oluşturan Çatalhöyük’teki “ana tanrıça” figürinleridir. Yakın zamanda yapılan araştırmalar sonucunda, Çatalhöyük toplumunda yaşayan bireylerin ölü gömme, iş bölümü gibi günlük pratiklerinin cinsiyete ilişkin farklılık göstermediği, bunun yanı sıra beslenme alışkanlıklarının yaşa dayalı bir çeşitlilik gösterdiği ortaya konmuş ve bu verilerle yaşa dayalı bir hiyerarşinin olabileceği ileri sürülmüştür.

Antik Çağ söz konusu olduğunda dönemin özneleri artık var olmadıkları için yorumlamalardaki esneklik büyüyebiliyor. Ancak şu var ki Antik Çağ’daki cinsiyet algısının -temel ötekileştirmeler haricinde- detaylı bir araştırmasını yapamıyoruz. Örneğin, bazı duvar resimlerinde cinsel organ belirtilmediği için -yine bazı figürinlerin de aynı sebeple- cinsiyetsiz olduğu ileri sürülmektedir. Burada bazı temel sorular ortaya çıkmaktadır:

Duvar resimlerindeki figürler veya figürinler iddia edildiği gibi cinsiyetsiz ise cinsiyeti belli olan, çağdaşı eserlere baktığımızda nasıl bir yorumda bulunabiliriz? Bunlar gerçekten cinsiyetsiz miydi yoksa cinsiyeti mi belirtilmedi? Cinsiyet belirtecek uzuvlar bilinçli bir şekilde mi işlenmedi? Bu gibi sorulara cevap vermek ne yazık ki henüz mümkün gözükmemektedir. Ancak şu anki bilgilerimiz doğrultusunda figürlere cinsiyetsiz demek yerine “cinsiyeti belli edilmemiş” demek daha ayakları yere basan bir yorum olacaktır.

Bunun yanı sıra kuir çalışmalar sırasında bu “cinsiyetsiz” veya cinsiyeti belirtilmemiş figürinler “non-binary” olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Non-binary tanım olarak bir cinsiyet kategorisiyle sınırlanmayan, mevcut olan ikili sisteme başkaldırarak bu sistemi reddeden bireylerdir ve aslında tanımı itibariyle politik olarak yüklüdür. Bu durumda başka bir soru ortaya çıkar. Bu figürinler ikili cinsiyet sistemine başkaldıracak ne yaptı? Adak eşyası, mezar hediyesi gibi belli bir amaç doğrultusunda yapılan söz konusu figürinler için cinsiyetini belirtecek bir gereklilik duyulmamış olmalıdır. Bu eşyaların alıcısı (müşterisi) tarafından ihtiyaçları doğrultusunda temsil ettiği şey önemlidir. Cinsiyet her zaman temsil edilmeyebilir. Nitekim sağlık kültü ile ilgili olan adak eşyalarında; kulak, bacak, el, ayak gibi belirli uzuvlar amaçları doğrultusunda cinsiyet belirtilmeden yapılmaktadır. “Kuir” bakış açısıyla bu adak eşyalarını cinsiyetsiz olarak yorumlamak mümkün değildir.

Yine bir başka örnek de Çek Cumhuriyeti’ndeki bir kazıdan gelir. Kazıda açığa çıkarılan bir mezarda erkek iskeletine rastlanılmış mezar hediyesi olarak çeşitli kaplar ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu nekropolün genelinde erkekler sağ tarafına, yüzleri batıya bakacak şekilde, kadınlar ise sol tarafına, yüzleri doğuya bakacak şekilde yerleştirilen bir gelenekle gömülmüştür. Konumuz olan “unik” erkek iskeleti ise sol tarafına yatırılıp yüzü doğuya çevrildiği için yorumlayıcısı tarafından eşcinsel ya da travesti olarak değerlendiriliyor.

Travesti, trans-vestizm yani kıyafet değiştiren anlamına gelip bireyin günlük performansıyla ilgilidir ve yatış pozisyonuyla anlaşılabilmesi mümkün değildir. Bunun dışında “travesti” ile söylenmek istenen eğer transgender/trans+ birey ise beyan ve/veya deneyim ile ilişkilidir ve yine yattığı yön ile bağlantı kurulamaz. Ne yazık ki homoseksüellik de yine beyan ile ilişkili olup yattığı/yatırıldığı yön ile belirlenebilecek bir yönelim biçimi değildir.

Bunların yanı sıra araştırmacıların ilk eşcinseli bulma ve kuir çalışmalar yapma hevesi bitmez ve kadim medeniyet Mısır da bu çalışmalardan nasibini alır. Khunumhotep ve Niankhkhnum’un mezarı Sakkara’da tespit edilmiş her mezarda olduğu gibi çeşitli rölyefler duvar resimleriyle süslenmiştir. Mezar sahipleri olan Khunumhotep ve Niankhkhnum’in kraliyet manikürcülerinin gözetmenliğini yaptıkları hiyerogliflerden anlaşılmaktadır. Mezar odasının içerisinde bulunan “unik” bir rölyefte bu iki erkeğin birbirlerine sarıldıkları tasvir bulunmaktadır. Başka mezarlardaki eş tasvirlerinden yola çıkarak bu jest ile iki erkeğin eşcinsel olduğu ve mezarda bunun betimlendiği ileri sürülmüştür. Ancak bahsi geçen jest Antik Çağ’da sadece eşler arasında değil akrabalık ilişkisi olan tüm cinsiyetlerde yapılan bir harekettir.

Bu örnekler kuirin teorik yapısının yanı sıra toplumsal pratik yansımalarının birer çalışma ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Teorik olarak, ortaya çıkış biçimi ile ele alınacak olursa kimliklendirme çabalarından uzaklaşmak olarak değerlendirilebilir. Özellikle yazısız dönemlere veya Erken Demir Çağı gibi belli geçiş dönemlerine ait nesnelerin halihazır kabuller ve ezber bilgiler ile doğrudan kimliklendirilmesi problemler barındırmaktadır. Örneğin, Arkaik devirde oturan figürlerin hemen hepsinin Tanrıça Kybele olarak sınıflandırılması veya yazısını bilmediğimiz ve kendi kültürü özelinde tanımlı bir ikonografisi olmayan figürleri merkez kabul edilen coğrafyalar üzerinden tanımlamaya çalışmak, diğer bir deyişle kalıba sokmak gibi sorunların çözümünde yardımcı olabilir.

Bu bağlamda Antik Çağ kültürlerinde toplumsal dinamiklerin nasıl değişkenlik gösterdiğini hem yazılı belgelerden hem de maddi kültürlerinden kabaca tahmin edebiliyoruz. Bunun yanında toplulukların LGBTİ+ bireyleri veya homoseksüel performansları bir farklılık olarak görmediklerini de biliyoruz. Dolayısıyla bireylerin bu varoluşlarının tüm kontekslerde görsel sanatlara yansımış halini bulmak pek mümkün gözükmemektedir. Antik Çağ görselinde karşımıza çıkan temsiller daha çok bireyin işi, ev hayatı, topluma karşı sorumlulukları gibi daha çok toplumsal normları ortaya koyan ve yaşayış biçimlerini gösteren görsellerden oluşmaktadır. Bunun yanı sıra Antik Çağ’da oldukça renkli cinsel hayat sahneleri gözükse de bunlar kontekstleri bağlamında eğlenilen veya kutsal sayılan mekanlarda karşımıza çıkmakta olup mezar gibi hafıza mekanlarının başında gelen kontekstlerde yaygın buluntu grubunu oluşturmaz.

Sonuç olarak Antik Çağ görsellerinde bireyler kendi var oluşlarının temsiliyetini gösterirken temel kaygı toplumun getirisi olan normlarla bir yaşam sürdüğünü göstermek ve “iyi, erdemli, dürüst, dindar, hayırsever” vb. bir hayata sahip olduğunu vurgulamaktır. Dolayısıyla LGBTİ+ ve kadın hareketi söz konusu dönemlerde sistematik bir biçimde örgütlenmediği için görsellerde politik olarak propagandasının yapılıyor olduğunu düşünmek günümüzden bir bakış açısının ötesine geçemez.

H. Arda Bülbül

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Araştırma Görevlisi

Not: Bu yazı ArkeoDuvar No:7 Mart/Nisan 2022 sayısında yayınlanmış ve yazarının izni ile kullanılmıştır. Yazı Leman Sevda Darıcıoğlu’nun QuEErAge çevirisi ile başlamaktadır.




Sinan Eren Erk

Yerleşik Düşünceler ve Dijital Anakronizmin Dönüştürücülüğü Üzerine: Rest In Pieces*

İlişkiler zordur. Özellikle zorunda kaldığımız ilişkiler. Öncelikle ailemizden başlarız aslında bu zorunlu ilişkilere. Çünkü ailemizi seçme şansımız yoktur. Dünyaya geliriz ve dünyaya geldiğimiz andan itibaren belli bir insan grubunun hem kültürel hem fiziksel şekillendirmesi içinde o bağları oluşturmaya ve kendimizi anlamaya başlarız. Zaman geçtikçe ve büyüdükçe önce ailemizle başlayan, sonra çevremizle devam eden ortamın içinde şekillenmeye başlarız. Bu sadece kültürel bir şey değildir, aynı zamanda fiziksel olarak da bizi etkiler. Ama zihinsel yönde, özellikle önyargıların oluşmasıyla dünyaya bakış açımızın şekillenmesi de yavaş yavaş ortaya çıkar. Biz bütün bu ilişkileri aslında bir zorunluluk temeli ile yaparız. Çünkü bir toplum içinde yaşarken çoğunlukla bu toplumun gereksinimleri içinde neyi kimden, nasıl alacağımıza ve onlara ne sunacağımız da karar veremeyiz. Belli bir sistem vardır ve o sistem devam etmek zorundadır. Özellikle bugünün neoliberal neo kapital, prog kapital ve hatta post kapital dönemlerinde bütün ilişkiler belli bir adanmışlık üzerinden devam eder. Örneğin evinizden çıkıp köşedeki markete gittiğiniz zaman buradaki kasiyerin kim olduğunu bilmezsiniz ama orada vardır. Aynı zamanda o kasiyer de bir müşteri olarak sizi seçemez ve siz orada varsınız dır ve bir ilişkiyi sürdürmek zorundasınızdır. Bu toplumsal hayatı elbette belirleyen temel normlardan biri ve o toplumsal hayatın devam etmesi için ortaya çıkan doğal sonuçlardan da biri. Ama bunun toplumsal taraftaki etkileri üzerine düşünmeye başladığımızda, bugün şekillenen zihniyetin veya önyargıların arkasındaki fikirleri biraz daha anlayabiliriz gibi. Bu zorunlu ilişkilerde bir seçim şansının en aza indiği, hatta hiç olmadığı ilişkilerde toplumsal normları ve bakış açılarını anlamak için önemli ipuçları var. Bir doktor ve hasta ilişkisi, avukat ve müvekkil arasındaki ilişki, anne baba ve çocuk arasındaki ilişki ya da toplumdaki herhangi biriyle yolda karşılaştığımız anda sınırlı sürelerde kurduğumuz ilişkiler bunların örnekleri olarak sayılabilir.

Bunlar hem hayatımızı devam ettirmek için ihtiyacımız olan şeylerden birkaçı hem de günün sonunda aslında akıl sağlığımızı da biraz koruyabilmemizi sağlayan şeylerden biridir. Ancak aslında sistem tam olarak böyle işlemiyor. Gündelik hayatımızda insanın kendi olduğunu anladığı zaman aslında seçimlerini yapabildiği zaman gibi düşünülebilir. Bu anlamda ilişkiler bazında da biz ancak kendi seçimlerimiz ile etrafımızdaki topluluğu ya da yaşadığımız koşulları belirlediğimiz andan itibaren gerçekten özgür olmaya ve kendi kişiliğimizi tamamlamaya da başlarız. Ancak bu noktada önceden öğrenilmiş bir takım yargıların, fikirlerin ve keskin köşelerin yavaş yavaş örgütlenmesini de gerektirir ki işte zaten hayatın içinde belki de özgürlükle esaret arasındaki dengeyi belirleyen şey de burada karşımıza çıkabilir.

Dolayısıyla seçilmiş ilişkiler üzerinden kurulan bir yapıyı anlamak, belki çoğunlukla bugünün modern toplumunu ve hatta sanatı anlamak için önemli bir yer teşkil ediyor. Ahmet Rüstem ve Hakan Sorar’ın neler yaptıklarını, daha önceki sanat pratiklerini aslında bir süredir takip ediyorum ve bugüne kadarki gelişimlerini de ve dönüşümlerini de anlamak benim için büyük bir keyif. Bunu hem bir küratör olarak hem de bir yazar olarak, hem de bir noktada onlarla beraber bir yakınlık, bir arkadaşlık, bir dostluk kurabilecek konumdaki bir insan olarak görmek aslında topluma olan inancımı da bir noktada arttırıyor ve aynı zamanda tabii sanata olan bakışımı da biraz şekillendiren şeylerden bir tanesi halinde. Sanatçıların hem zihinsel hem de pratiklerinde değişimi görmek elbette hem bir sanat profesyonel olarak hem de gerçekten sanatla ilgili biri olarak benim için bir ayrıcalık ve bu anlamda da onlara yakın olabilmek.

Genel anlamda hem sanatçılara hem de sanatla ilgili diğer insanlara yakın olabilmek. Bir algıyı da şekillendiren, benim de kendi geçmişimle ya da kendi yaptıklarımla olan bağlarımızı ve yerleşik bir takım düşüncelerimi de sorgulayabilir, yeni bir alan açıyor. Ressamın sergisine aslında bu yönden yaklaşmak istiyorum biraz. Çünkü seçilen bir ilişki modeliyle zorunluluklar arasında kurduğu bağ, bence sanatçıların kişisel gelişimleri ve pratikleri özelinde düşünüldüğünde bambaşka bir yere doğru çıkabilecek bir okumaya yol açıyor. Dolayısıyla serginin içeriğine dair nasıl bir katkı yapabilirim diye düşündüğümde de bunu onların pratiklerine yaklaşarak elimden geldiğince ve kalıpları bozmaya çalışarak yapabileceğimi düşündüm. Ve ortaya da bu yazıya dönüşen sonrasında ses kaydı çıktı. Şimdi bunları biraz nedenleriyle açıklamak istiyorum. Ses sergisi en başında konuştuğumuz zamandan beri bana onların nasıl düşündüğünü anlatan bir pratiğin başlangıç noktasıydı. Çünkü süreçte serginin hangi aşamalardan geçtiğini görebildim ve bugüne kadar çoğunlukla bitmiş eserler üzerinden yorumladığım pratiği tam olarak içinde yaşayarak bir gelişim süreciyle yorumlama ve bu nedenle sanatçıları da daha iyi anlama şansına sahip oldum. Böyle bakıldığında zaten bu kaydın da neden bir sohbet formatında, bir konuşma formatında olduğu biraz ortaya çıkmaya başlıyor. Çünkü ben de bu noktada kendi fikirlerimi sınırlamak ve biraz da aslında zihnimde olan fakat çok kurallı bir şekilde kağıda dökmek istemediğim ve içimden geldiği gibi ifade etmeye çalıştığım bir zeminde konuşmayı daha değerli buluyorum. Hakan ve Ahmet'in bu yeni sergisi aslında temelleri çok insani yerlere dayanıyor ve tarihle, coğrafyayla, geleneklerle ve algılayış biçimleri ile ilgili önemli bir takım sorgulara işaret ediyor.

Güzel olan taraflarından bir tanesi, serginin bu sorguların sonunda net bir cevaba çıkmaya çalışmaması. Fakat sorguların kendisinin gerçekten zihni bulandıran, silecek ve yeni sorulara insanları sevk edebilecek izleyicileri deneyimleyen, veri sevk edebilecek bir yapıda olması. Bu anlamda tarihsel gerçekleri veya tarihsel gerçek olarak önümüze sunulmuş bir takım fikirleri ve yargıları yeniden yorumladıkları ve bunu dijital araçlarla yaptıkları bir süreci görebiliyoruz sergide. Bunun önemli taraflarından bir başkası da bütün bu sürecin aslında sadece kişisel fikirlerden değil, aynı zamanda bilimsel temellerden ve tarihi bir takım belgelerden yararlanılarak ortaya konması. Sergi aslında Domaniç bölgesindeki kurbağalar üzerinden şekillendirdiği bir fikre dayanıyor ve buradan ilerleyen ve şekillenen ve çeşitlenen ve aslında zihinlerinde daha önce belki yer alan ve sergi ekledikleri fikirlerle beraber büyüyen bir yapıda. Bu kurbağalar enteresan bir yapıya sahip çünkü çiftleşmek için belli bir mesafeyi kat etmeleri gerekiyor ve bu mesafeyi kat ederlerken dişiler erkekleri sırtında taşıyorlar ve o bölgeye bu şekilde ulaşıyorlar. Şimdi buna bakıldığında enteresan şeylerden bir tanesi burada bizim bugün en çok sorguladığımız şeylerden bir tanesi belki çağdaş dönemlerde ataerkil sistem ya da toplumsal cinsiyet içindeki toplumsal cinsiyet çalışmalarını yönlendiren. Eşitsizlikler, denge bozuklukları ve bu sistemin nasıl doğada işlediği üzerinden yaptığımız sorgu. Böyle bakıldığı zaman kurbağaların belki yazının bile olmadığı zamanlarda bu yolculuğu o bölgede yaptığını düşünebiliriz. Fakat daha sonrasında hem sanat eserleri üzerinden hem de daha sonrasında yazılı kaynaklarla bu kurbağaların yolculuğu ve yaptıkları eylemin sonucu biraz biraz gün ışığına çıkmaya başlıyor.

Bu da zaten bakıldığında yine işin enteresan taraflarından bir tanesi. Çünkü sanatın aslında yazıdan, edebiyattan. Bugün ara dil olarak kullandığımız, her şeyden önce ortaya çıkan formlardan biri olduğunu görüyoruz. O dönem yapılan onlar ve o tonlar üzerinde ki işlemeler, oradaki süslemeler aslında bu kurbağalar hakkında bize fazlasıyla bilgi veriyor. Hakan ve Ahmet de bugüne o kurbağaları ve o kurbağa formlarını taşıyarak bize yeni bir hikaye anlatıyorlar. Ama bu defa dijital teknolojiler üzerinden bunu yapıyorlar. Dolayısıyla aslında ortaya çıkan şey. Tam olarak bir yorumlama ve sanatsal ifade pratiği.

Ve bu şekilde bakıldığında da işlerin o günden bugüne nasıl okunabileceği ve nasıl değiştirilebileceği hakkında önemli ipuçları var. Öncelikle bu onların ya da bu formların bugüne gelirken hangi aşamalardan geçtiğini görebiliriz. Dijital baskılar, üç boyutlu baskılar, üç boyutlu modelleme yöntemleri ve kille yapılan baskılar bu tarz bir yapının ortaya çıkmasında önemli etkenlerden bir tanesi. Bu ne demek aslında? Bugün günümüzdeki gerçeklik algısı ya da kurumsallık algısına büyük bir göndermesi var. Çünkü bir örnekle hemen anlatabilirim bunu. Örneğin bir galeride gördüğünüz bir sanat eserinin gerçek olup olmadığı konusundaki şüpheleriniz aslında bir noktada, gerçek bir noktada değil. Neden? Çünkü gördüğünüz sanat eseri eğer diyelim ki çok özel ve çok kırılgan bir eser ise belki de o müzede gördüğünüz şey o eserin gerçeği değil, iyi bir replikası olabilir. Bunun belli pratik nedenleri var. Bu hem o eserin zarar görmemesi hem de iyi korunabilmesi adına yapılan bir şey. Böyle baktığınızda o eserin kendisiyle sizin algınız arasında kurduğunuz bağ, eserin gerçekliği ya da kurgusal üzerinde net bir anlam ifade ediyor.

Yani o eser eğer gerçek olmasa bile siz onu gerçek olduğuna inandığınız andan itibaren gerçekliği doğru ilerliyorsunuz. Ve eğer bu çok aslına sadık bir replika ise ve siz bir takım kimyasal yöntemlerle o eserin gerçek olup olmadığını, o dönem yapılıp yapılmadığını anlayabilecek durumda değilseniz, işte o zaman aklınızdaki ideali oluşturmaya başlayan, aklınızdaki fikri oluşturmaya başlayan şeylerden bir tanesi de gerçeğe dönmüş oluyor. Dolayısı neyin kurgu neyin gerçek olduğu burada ayrılan şeylerden bir tanesi bir. Bir diğeri de oradaki eserle kurduğunuz bağın sizi bugün nereye yönlendirdiği. Bugün Hakan ve Ahmet'in yaptığı işleri, kullandıkları yöntemleri baktığım zaman gördüğüm şey aslında orada bize sanatçılar tarafından iletilen bir mesaj varsa eğer, onun arkasındaki politik, ekonomik ve anlatı sal katmanlarının varlığı. Bu kısaca şu demek aslında bir sistemin işleyebilmesi için, yani toplumsal yapının devam edebilmesi için belli önyargıların ya da belli kalıpların varlığının devam etmesi gerekiyor. Yani kısaca aslında bu bir itaat mekanizmasının varlığı demek. Buradaki işlerde ise o itaat mekanizmasının ne kadar kırılgan olduğunu, ne kadar değiştirilebileceğini ve aslında anlatılabilecek farklı hikayelerin de var olduğunu görüyoruz. Yani belki bir milli tarih okuması üzerinden bunu düşündüğümüzde daha iyi anlayabiliriz. Yani bir ulusun kendi iyiliğini, kendi düzenini devam ettirmek için anlattığı şeylerde belli şeylerin, belli bölümlerin kesildiğini, değiştirildiğini düşünebiliriz. Bu aynı zamanda toplumsal ilişkiler için de geçerli. Fakat bireysel anlatılar çeşitli indikçe ve kurgu saflıkla aralarında paralellikler kurup, oldukça geçmişle paralellikler kurup oldukça yeni düşünce biçimleri de ortaya çıkabilmekte, başlıyor. Bu da aslında toplum içindeki özgürleştirici ve dengeleyici unsur gibi gözüküyor bana.

Özellikle toplumsal cinsiyet çalışmalarında son dönemde sıklıkla değinilen şeylerden bir tanesi de tarihin yazılırken bu atanmış cinsiyet kavramlarının nasıl ifade edildiği Aslında zaten bugün zorunlu ilişkileri oluşturan şeylerden bir tanesi de bu temelde gerçekleşiyor. Öyleyse anlatının yönünü ve anlatının içeriğini biraz okumakta fayda var. Bugün baktığımızda özellikle onların söylediği şeylerden bir tanesi, yani sergi içinde bir mezar taşı üzerinden bizim gözümüzde çok daha net canlanıyor. Burada tarihte farklı insanların bugün LGBTİ üzerinde kavramsallaştırma sığmış. Fakat geçmiş dönemlerde, hatta antik çağlarda bilinen ve toplum içinde entegre şekilde yaşayabilen insanların nasıl özellikle ölüm sonrasında kategorize edildiğini ve bunun yine toplumun gidişatı için hangi kurallarda algılandığını gösteren bir yapı var karşımızda. Daha önceki mezar taşlarını incelediklerinde Hakan ve Ahmet'in çıktığı sonuç örneğin iki erkeğin birbiriyle çok yakın. Olmasına rağmen mezarlarının öldükten sonra ayrılması üzerinden şekillenen toplum yapısı.

O halde buradaki ilişkinin yönü hala zorunlu olmaya devam ediyor ve biz aslında o insanlar yaşarken seçerek, birbirlerini seçerek kurdukları özgür ve demokratik ilişkinin sonrasında çevre tarafından veya toplum tarafından kendi standartlarını uydurmak zorunda bırakıldığını görüyoruz. Zaten aslında korkunç olan şey de, yani şiddetin kendisini doğuran şey de tam olarak burada başlıyor. Bu aynı zamanda o şiddetin ister istemez aktarılması ve belli gerçekliklerin de üzerinin kapatılması demek. Sergide buna benzer aslında çok fazla. Sembol var. Zaten biraz önce söylediğim şey de bunu destekler nitelikte. Çünkü kurbanlardan başlayan ve tamamen doğal süreç içinde, yani doğal yaşamın kendi içinde kurguladığı bir yapıdan hareket eden ve bugünün kurmaca toplumlarında yok edilmeye çalışılan ya da yok edilen ve bunun tamamen toplumun iyiliği için yapıldığı düşünülen bir sisteme geçişin de hataların uyumsuzlukları, neler olduğuda göz önüne çok rahat çıkıyor. İşte burada Hakan ve Ahmet'in sergiye neden rest dediğine biraz gelmek istiyorum. Ressam tarafından yazılan bir kitap ve bu kitap aslında tarih boyunca belirli insanların ölüm sonrası hikayelerini anlatan, cesetlerine ne olduğunu araştıran bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkmış. Elbette, tabii ki resmin piyes, yani huzur içinde yat Hayat ın içinden gelen bir kelimenin bir kelime oyunuyla, yani parçalar içinde yat şeklinde değiştirilmiş versiyonu bu kitabın başlığını oluşturuyor ve aynı zamanda biraz önce bahsettiğim, ayrılan, birbirinden uzağa gömülen aşıkların, sevgililerin, insanların veya birbirinden uzakta yaşamak zorunda kalan, kendilerini baskılamak zorunda kalan, toplum içinde hep geri plana atılmak ve yok sayılmak zorunda kalan tüm insanların hikayelerinin aslında bir sonunu gösteren ya da sonlarından birini gösteren bir çalışma olarak karşımızda. Hakan'ın ve Ahmet'in kitabı bu süreç üzerinden ele alması ve sergiyi bu şekilde yerleştirmesi de bence aslında konuda o soruları verip net olarak cevapları kendilerinin vermediği fakat cevapları izleyiciye bıraktıkları o açık alanın da habercisi niteliğinde. Elbette buradan da bir anonimlik sorgusuna geliyoruz. Çünkü anonimlik aslında görünmeyen, arka plana atılan insanların tamamının paylaştığı bir kader. Ama aynı zamanda toplumun içindeki belli yapıları değiştirebilmek adına da önemli bir kamuflaj. Bu şu demek aslında bir tarafta bir yapı olarak kendini somutlaştıran ve kendi devamını sağlamaya çalışan sistematik kurallar bütünü var ve o kurallar bütünü içinde çoğu zaman gözümüzün önünde belli figürler ya da belli normlar var ve o normlar ya da figürler üzerine oluşan otorite bizim üstümüze çökmüş durumda.

Ama anonim olduğunuz zaman ki ironik bir şekilde aslında bütün bu yapının, yani o sistemi tanımlayan yapının içindeki küçük çarkların da her biri anonim dir. Fakat anlamsız bir biçimde tam olarak neye hizmet ettiklerini bilmedikleri bir biçimde ve belli ön kabuller etrafında o sistemin devamını sağlamaya çalışırlar. Ama öteki taraftan aynı anonimlik, küçük gruplar üzerinden ya da çevreler oluşturulan çevreler üzerinden o fikirlerin dönüştürüldüğü mesine de yardımcı olur. Çünkü anonim bir toplulukta hedef aslında, yani sisteme karşı olan hedef belirli olmayacağı için nereye kaldırılacağı, nerenin işgal edileceği de aslında belirsizdir. Bu, belli sistemleri dönüştürebilmek adına kullanılan doğru ve demokratik bir yöntem haline de gelebilir. İşte bu yüzden tarihsel bir takım kalıntılar, kimliği belirsiz insanlar tarafından yapılmış objeler. Veya mezar taşları veya buluntular, kalıntılar Bunların hepsi aslında içinde ciddi bir anonimlik iması içinde. Ve bu anonimlik üzerinden aslında bir taraftan da demokratik bir okumaya zemin hazırlanmış oluyor. Çünkü izleyiciler bu parçaların her birinin kim tarafından, ne zaman, nasıl yapıldığını tam olarak bilemiyorlar. Evet, belki zamanı ve tekniği biraz daha ortaya çıkabiliyor fakat kimler tarafından yapıldığı çok net belli olmadığı için bireyler bazında o işlerin ya da eserlerin okunmasında ortaya belli önyargıların çıkması ve önyargıların fikire müdahale etmesi de engellenmiş oluyor.

Böylece anonimlik bir taraftan da aslında fikrin kendisine odaklanmamızı ve ortaya çıkan şeyin içeriğinden ise bizi taşıdığı ya da taşımadığı şeyleri görmemizi sağlayan bir araç haline geliyor. Sergide mezarlar ve ölüm üzerine temellenen ve aslında anonimlik ima eden temalardan bir tanesi de Trier ile basılmış olan büyük bir lahit den oluşuyor. Bu lahit aslında bir eş ya da çift lahitler olarak bilinen bir yapıda kurgulanmış. Ama üzerindeki belli sembollerle sanatçıların ekledikleri ile beraber aslında bir kişisel anlatının da izlerini taşıyan bir buluntu ama teknolojik ve geleceğe dönük bir buluntu gibi karşımıza çıkıyor. Ve elbette. Hakan ve Ahmet'in ilk duo sergisi ikili sergisi olarak kurguladıkları resmin aynı zamanda burada bir başka imanın da kapısını açıyor ki o da aslında bu iki insanın neredeyse aynı zihinde ve aynı bedende var oldukları iması. Bu, fiziksel olarak bedenlerinin ayrı olsa da, tıpkı birbirinden ayrılarak gömülen mezardaki insanlar gibi aslında zihinlerinin uzun süredir birlikte çalışmasıyla hem birbirlerine yakınlaşması, hem birbirlerine kenetlenmesi hem de ruhsal bağlarını ortaya koymak adına önemli ipuçlarından bir tanesi. Dolayısıyla burada bir lahitin oluşu ve tarihte böyle çiftli lahit lerin de var olması ve içini görmediğimiz halde sadece orada o çiftin var olduğunu bilmemiz üzerinden şekillenen bir bilgi yumağı bugün sanatçılar tarafından dönüştürülerek başka bir anlatının da parçası haline geliyor. Bir başka konu ise serginin teknik altyapıyı kullanarak, dijital imkanları kullanarak Blockchain teknolojisini veya dijital görselleri, hareketleri, hareket algısını kullanarak oluşturduğu deneyimin kendisi. Dijital teknolojilerin bu kadar yükseldiği henüz emekleme aşamasında olduğu dönemlerden itibaren, yani belki 40'larda, 50'lerden itibaren başlayan süreçte sanatın nasıl deneyimlediği, nasıl aktarıldığı ya da deneyimin nasıl şekillendiği de dönüşüme uğradı. Burada bugün artık internet ağlarıyla beraber dijital verinin çok hızlı işlenebilmesi, saklanabilmesi, dönüştürülebilir mesi ve örneğin bugün prompt dediğimiz yazı üzerinden görsele ya da videoya ya da sese çıkabilme gibi türler arası ya da mecralar arası, disiplinler arası, fikirler arası ya da metinler arası.

Buna her şey diyebiliriz. Formların oluşması sanat tarafında da izleyici ile sanatçı arasındaki deneyimin yönünü ve içeriğini değiştirmeye başladı. Bu sergi özelinde farklı şekilde oluşturulan dijital etkileşim modelleri, bugün bildiğimiz klasik müze anlamındaki algının da kırılması. Demek ki günümüzde müzeler gün geçtikçe daha çok dijital teknolojiler kullanarak geçmişin reprodüksiyon anlarını hem fiziksel çıktılar olarak hem de görsellik ya da deneyim olarak yaşatmaya çalışarak o fikri, o kültürü devam ettirmeye çalışıyorlar. Böyle bakıldığında Hakan ve Ahmet'in de bu ayak izlerini ilerleyerek kendi kurgularını, kendi hikayelerini, kendi geçmişlerini ve olası geleceklerini kurguladıkları bir serginin aslında çıktısı. Hatta öyle ki kalıcı lığı da bir noktada sorguluyor ve bu sorguyu da kendi seslerini, kendi görüntülerini, kendi ifadelerini dijital ortamla planlayarak izleyiciye sunabiliyorlar. Böyle bakıldığında belki geçmişte bunun bir ölümsüzlük amacı taşıdığı iddia edilebilirdi. Ama bugün dijital teknolojilerin, özellikle örneğin hologram larla yeniden yapılan sergilerin ya da konserlerin veya dijital yüz kalıpları alınmış oyuncuların başka aktörler tarafından veya yapay zeka tarafından seslendirilecek ve hareket yakalama teknolojisiyle yeniden anime edilerek işlevsel eleştirilmesi bugün baktığımızda her şeyi tümden değiştirebilecek bir teknoloji gibi gözüküyor. Dolayısıyla kendilerini de işin içine katarak bu ifadeye dijital ve fiziksel yönden sanatçı gözüyle bakabilme leri ve izleyiciye hitap edebilmeleri de bunu bu serginin alışılmışın dışında bir yönünün olduğunu ve aslında onların sözlerinin arkasındaki katmanları da gözler önüne seren faktörlerden bir tanesi haline geliyor. İşte bütün bunların toplamı da değinmek istediğim son konuya yani film meselesine doğru bizi sürüklüyor.

Bu kavram aslında belli formların tarih süresinde ilerlemeyle beraber işlevsiz bileşen bir görüntüyü yeniden sadece algıyı kolaylaştırmak veya. O eski fikri hala hatırlayan, silmek adına yeniden kullanılması üzerinden tanımlanabilecek bir kavram. Örneğin kol saatlerinin eskiden tamamen mekanik ile yapıldığı zamandan bugün dijital teknolojilerle geliştirilen versiyonları arasındaki farkta eski bir örneğini görmek mümkün. Eskiden dijital olarak yapılan bir parça olmadığı için gerçekten içerideki bütün kaldıranlar, bütün parçalar mekanik olarak işleyen şeylerdi. Bugün hala bunlar var. Fakat bir bölüm saat ise dijital ya da pilli elektrikle çalışan modellerde. Bazı kaldıranlar içeride yerleştirmiş, bazı kaldıranlar işlevsiz şekilde duruyorlar fakat saat işlemeye devam ediyor işte bu kavramların işlevselliği hala saatin oradaki alışılmış fikrini empoze eden, ima eden, gösteren bir yapıda olduğu için bir tür eski tarihten de bir örnek verilebilir buna. Örneğin mini halılar daha öncesinde gümüşten yapılan ve perçinler ile birleştirilen kupaları, daha sonrasında ticaretini yapabilmek ve yolda başka yerlere götürürken daha az fire verebilmek veya verilen sürelerden daha az zarar edebilmek için kilden, seramikten kopyalarını yapıyorlar. Ve bu yapılan kopyalar da işlevsiz olsa dahi daha önceki perçin lerin aynısının çıkıntılar halinde kopyaları replika ları var. Dolayısıyla bunlar kilden ya da seramikten kupalar olsalar da üzerlerinde böyle bir takım çıkıntılar var. Öbür tarafı ima eder şekilde. Peki bu bu sergide neden önemli? Çünkü aslında bugün gördüğümüz yapıların çoğu toplum içinde de birer amorf. Örneğin. Yani alışık olduğumuz ön yargıları bize gösteren ve önyargıları üzerine algımızı yeni şeylerde şekillendiren şeyler.

Yine saat örneğinden gidersek, bugün bir dijital saat kol saatinin üzerindeki analog kadran görüntüsü de bir tür eski amorf örneği. Çünkü aslında o işlevsiz, sadece bize onu gösteren bir yapıda. İşte tam bu noktada dijital teknolojilerin bu sergideki konumu da önem kazanıyor. Çünkü Hakan ve Ahmet'in yaptığı şeyler aslında farklı türde ifade edilebilecek bir takım şeylerin eski karşılıkları üzerinden bize sunulan bir fikirler yumağı ya da imgesi ya da bütünü haline geliyor. Ve bu nedenle aslında örneğin bir lahit de baktığımızda onun plastikten ya da plakadan ya da başka bir malzemeden yapılması ve oraya konulması hiçbir işlev ifade etmiyor. Ama biz onu gördüğümüz zaman oradaki fikre doğru odaklanmaya başlıyoruz ki o lahitin üzerinde kendilerinden ya da özel hayatlarından çok fazla detayın olması da aslında içerdeki anlam bütünlüğünün nereye gittiğini gösteren şeylerden bir tanesi. Ve tabii sanatın aslında bir pratik faydaya değil, bir anlamı ya da anlamlar bütününü ilerletmeye olan gereksinimi ya da buna özgü doğasıyla da açıklanabilir şeylerden bir tanesi.

Bu nedenle Hakan ve Ahmet'in dijital kazıları olarak gördüğümüz bir yapıda ve biz de izleyici olarak hem o yapının içine biraz daha dahil olabileceğimiz hem de bunlar üzerinden zorunlu ilişkilerden uzak seçilmiş ilişkilerle demokratik, eşit, birbirimizi anlayan ve birbirimizle ilişkileri geliştiren bir zeminde bir sergi kurgusu içine dahil olma şansını yakalıyoruz. Ben de hem geçmişte onlarla beraber çalışabilme fırsatı bulduğum için hem de bu serginin hazırlık aşamasından itibaren onlarla konuşarak sergiyi ortaya çıkaran yapıyı deneyimleyip bildiğim için kendimi mutlu hissediyorum Ve onlara hem bu güzel sergi hem de bu deneyim alanı için teşekkür ederim.

* Konuşmacının notu: Bu metni Ahmet Rüstem ve Hakan’ın dijital teknolojiler ekseninde temellenen anlatı üsluplarına yaklaşabilmek amacıyla konuşmayı yazıya çeviren bir yazılım aracılığıyla ürettim. Yazıdaki hiçbir noktalama, imlâ ve dilbilgisi hatasına müdahale etmemeyi, hepsini olduğu gibi bırakmayı tercih ettim. Bu durumun bir yanıyla teknolojinin ve yapay zekâ uygulamalarının geldiği aşamayı, diğer yanıyla ise insan ile makine arasındaki anlaşma zorluğunu; okunamayan, fakat tıpkı toplumdaki bireylerin arasında olana benzer bir ön yargılar bütünü nedeniyle ortaya çıkan anlam karmaşalarını (mésentendu) görmeye yardımcı olacağına inanıyorum. Bu karmaşayı ortaya çıkarmak ve hem sanatçıların pratiğini hem de işledikleri konuların içeriğine dair farklı konu başlıklarına yayılan bu düşünce egzersizini incelemek için metin ile konuşmayı karşılaştırmak faydalı olacaktır.

Kronolojik olarak yazıdan önceye dayanan sözlü iletişim ve aktarımın yazıya dönüşümü sürcinde, konuşmada sözünü ettiğim özgür tarih yazımı üzerindeki büyük kısıtlayıcılık ile çoğunlukla muhafazakâr görüşün egemenliğiyle ortaya çıkan sistematik yapı, bu metinde tercümenin öznesiyle ortaya çıkıyor. Ancak bu fikri daha da belirginleştirmek adına tercümeyi ses üzerinde kimi stratejik müdahaleler yaparak zorlamak, onun hassas yapısını özellikle ortaya çıkarmak istedim. Bunlar sadece kelime veya cümlelerin arasındaki boşlukları yeniden düzenleyerek yaptığım bir kurguydu; seslerin kendisine veya cümlelerin yapısına hiçbir müdahalede bulunmadım.

Bu kaydın ve ardılı olan yazının bir başka önemi de bir ara dil olan alfabenin, sesin karşısında tam da sanatçıların üzerinde durduğu şekilde bir skeumorfizm örneğine dönüşmesiydi. Ses kayıt teknolojileri yokken veya henüz gelişmemişken alfabenin bir aktarım ve arşiv aracı olarak kullanılması oldukça doğaldı. Ancak önceleri sözlü tarihin kayıt altına alınması (kimi zaman da otorite tarafından sadece kendi amacına göre manipüle edilmesi) amacına hizmet eden yazı, sonraları kendi alanını örneğin edebiyat gibi kâğıt üzerinde başlayan pratiklerle oluşturdu. Yine de özellikle eleştiri gibi yorumlama biçimlerinde yazı, sesin işlevini üstlenmeyi amaçlar. Kaydedilen ses ise yazının planlı, tıpkı bir ağacın dalları gibi ana ekseninden hızlıca dağılabilecek yönlerinden temizlenmiş ve odaklı yapısına benzemez. Buna karşılık yazı, sesin içerdiği tüm duygusal imalar ve bilinçsiz ifşalardan -şimdilik- yoksundur. Ses sentezleme teknolojilerinin gün geçtikçe gerçeğe yaklaşan sonuçlarında ise sese yine belli ifadelerin yüklenmesi söz konusu olduğu için çok daha yanıltıcı olabilecek ve yazıdan bile daha büyük bir otorite kurma ihtimali ortaya çıkar. Bu nedenle yazı, kendi yarattığı alanların (akademik, edebi vb.) dışında, sesli kültürün skeomorfik bir kopyası olarak düşünülebilir. Başlıkta geçen “yerleşik düşünceler” sözleri ise referansını Gustave Flaubert’in 19. Yüzyılın sonlarında aldığı notlardan derlenerek 1911-13 yılları arasında yayınlanan ve Türkçe’ye “Yerleşik Düşünceler Sözlüğü” (Le Dictionnaire des idées reçues) olarak çevrilen kitabından alıyor. Toplumların ön yargılar ve klişelerle olan ilişkisini kara mizahla ele alan bu kitap, günümüzde farklı mecraların birbirine dönüştürülmesi, tercüme edilmesi ya da birbirinin yerine kullanılması sırasında oluşan skeomorfik kargaşanın sinyallerini çok önceden veren eserlerden biridir. Bu nedenle “Rest in Pieces” sergisinin de nasıl okunabileceğine dair önemli bir kılavuz, hatta hâlâ doğruyu gösteren bir pusula gibidir.

Serginin hem tarih, bireysel özgürlükler, kültürel aktarım yapıları veya sanatsal ifade biçimleriyle parça-bütün ilişkisi kuran doğasına, hem de sanatçıların çalışma pratiğine yaklaşabilmek adına ses ile yazı arasındaki bu deneysel yorumlama formunu dinleyici ve okuyucularla paylaşmak, sergiye kendi adıma bu şekilde katkıda bulunmak istedim.

LINK




Onur baştürk

Yıl 3100 ve Harbiye’de Bulunan O Antik Kalıntı

Ahmet Rüstem ve Hakan’la bu serginin hazırlık aşamasında buluştuğumuzda beni ilk etkileyen cümle şu oldu:

“Görülmeyenlerin,üstünde durulmayanların, yok sayılanların izleri bize neler söyler?”

Hepimiz az ya da çok biliyoruz: Arkeolojik veriler ve tarihi olayların yorumlanması her daim iktidar sahibi olanlar üzerinden olagelmiş.

Başka türlü alternatif bir okuma çok da geliştirilmemiş.

Bu nedenle Ahmet Rüstem’le Hakan’ın bu sergide yaptıkları alternatif arkeolojik okuma, üstelik bunu yaparken günümüz deneyiminden yola çıkmaları çok anlamlı.

Daha da anlamlı olan ise ortak hayat yolculuklarını da bu denemeye konu etmeleri…

Farzedin ki yıl 3100 ve İstanbul, Harbiye’de bulunan kalıntılar arasında Ahmet Rüstem, Hakan ve sevgili köpeklerinin bir lahit üzerindeki kabartması da yer alıyor.

Üstelik tüm lahit ve kabartma, 2020’lerin ilk model 3D print yazıcılarıyla elde edilmiş.

Yani 3100’dekiler için hayli değerli bir durum var ortada.

Daha değerli olan ise çok başka.

3100’dekiler bu kalıntıyı aynı zamanda şöyle yorumluyor:

“O dönem ısrarla yok sayılmaya çalışılan, bilerek görmezden gelinen ve üzerlerine nefret okları saplananların asil, cesur ve şiirsel bir duruşu bu: Vardık, varız ve hep var olacağız!”

Onur Baştürk




Pascal Debodard & Christian Poelzler

Let’s imagine archaeologists discovering Ahmet and Hakan’s artwork in 5000 years, possibly raising the same questions we have today. Are these questions similar to those we ask today when looking back at a 5000-year-old civilization? Will these be reviewed through the prism of today's society or from the perspective at the time of their discovery in 5000 years? What is the meaning of these archaeological artifacts, in the past, present, and future?

For archaeologists: how can we understand the issues of societies from 5000 or 10000 years ago? In what ways do archaeological tracks reflect that society? Who or what is not represented in these artifacts, and why? What aspects are skeuomorphic? What were the social issues of that society, particularly concerning birth, marriage, cohabitation, or death? What conflicts existed? What was the role of men, women, and LGBTQ+ individuals, as well as gender issues, scientific knowledge, or technology? How did that civilization interact with nature and its environment? How did craftsmen, artists, intellectuals react to major technical revolutions like artificial intelligence? Why did such a society disappear?

For the artists: what is their role in society? What does art mean to society? Where do they stand in the history of art (past, present, and future), especially with new technologies like artificial intelligence? Is the artist destined to create in solitude, further reflecting humanity's deep loneliness despite so-called social networks (a product of artificial intelligence)? Does any technical revolution truly have a significant impact on the world of art? Isn’t it somewhat 'artificial'? Is artificial intelligence overhyped and ultimately a rather modest invention? Is it an improvement for society?

The frog, especially as a jug, is a marvelous metaphor for humanity. No water, no frog, no humanity! The frog has survived and evolved over millennia, as long as its environment is respected. It's also a symbol of fertility, prosperity, and motherhood, with the small frog on its back. The jug, reconstructed from pieces and parts and made of clay, delivering water (one of the most precious elements for life), illustrates civilization, its key resources, its diversity, and culture.

Ahmet and Hakan are remarkable artists of their time, showing how much art is at the heart of our society: they put a 5000-year-old civilization into perspective, as seen by archaeologists, to better question our contemporary society. Artificial intelligence serves merely as an excuse or a medium for artists to renew their perspective on our society, continuing a very old art tradition, which, most likely, will remain the same in 5000 years.


----------------------------------------------------------------------------------





Yorumlar

Popüler Yayınlar

Dekorasyon Tavsiyeleri No:5 Duvarlara tablo yerine alternatifler - Tabaklar

SANATLA DOLU BİR YAŞAM : LALE BELKIS

About Augmented Reality Exhibition "Hamam"

Aslında Özgürsün

DÜNYA SANAT GÜNÜ İZMİR'19

OMM Açılıyor!

Başka Dünya